Müslüman Bir Mimarın Gözüyle Kabe ve Çevresi hanim-aga
Tarih: 22 Mayıs 2008 Perşembe
Selamların en güzeli üzerinize olsun;
İnşaat mühendisi olan ağabeyimle çocukluk yıllarımda yapmış olduğumuz bir konuşmada bana söylediği şey ilginç gelmişti. Evlerde bulunan helanın yönü kıbleye doğru olmaz planları tasarlarken bunu dikkate alırız demişti. Bazı mimar ve inşat mühendisleri bilinçli olarak buna dikkat etmiyorlarmış. Gittiğim mekanlarda da bu yön mevzusunun çoğu planda dikkate alınmadığını müşahede etmiştim. Peki nasıl oluyor da % 99‘u Müslüman olan Türkiye’mizdeki yapılarda bu vahim hata yapılabiliyordu. İnsanın inancı nerden nerelere yansıyabiliyordu.
Büyüklerimiz namaza durmadan önce itinayla abdest alıp üst başlarını dikkatlice düzeltip saygıyla durdukları bu yönde, bizlere Kâbe’nin Mekke’de olduğunu o na yönelişe de kıble denildiğini öğretmişlerdi. Kâbe’nin karşısındaymış gibi namaza huşu içinde bütün benliğimizle durabilmek ve eda edebilmek, cümlemize nasip olur inşAllah.
Günde beş vakit yöneldiğimiz tükürme, bevl etmenin yasak olduğu sağ tarafımıza yüzümüz dönük olarak uyumanın sünnet olduğu kıble dediğimiz yönde, Kur’an-ı Azimüşanda 16 ayette adı geçen , “hürmetli mescid” manasında veya "dokunulmaz ibadet ve sığınma yeri" yani Mescid-i Haram ve de ortasında Kâbe yer almaktadır.
Kâbe, dünyada Hz Adem (a.s) tarafından inşa edilmiş ilk yapı ve mabettir. Nuh tufanında zarar gördükten sonra Hz İbrahim (a.s) ve onun oğlu Hz İsmail tarafından tekrar yapılmıştır. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Hicret'in on altıncı ya da on yedinci ayına kadar namazlarını Mescid-i Aksa'ya yönelerek kıldı. Bununla birlikte, kıblenin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. Sonra bir gün ilâhi emirle bu da gerçeklesti;
Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. (Bakara Suresi,144)
Bakara Suresi, 144’üncü ayetin tefsiri; “Bu, kıblenin değiştirilmesi için verilen emirdir. Bu ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a) davet üzere gittiği Bişr bin Ber'a bin Me'arür'un (r.a) evinde zuhru (öğle namazı) kılıyordu. Ayet, namazın yarısında nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a) namaz sırasında hemen Kâbe'ye döndü, onun ardında namaz kılanlar da aynısını yaptılar. Daha sonra Medine ve çevresine Kıble'nin değiştirildiği ilân edildi. Berâ bin Azib (r.a) diyor ki: Bu ilânın yapıldığı sırada bir grup insan namazı kılıyorlardı. Fakat kıblenin değiştirildiğini duyar duymaz Kâbe'ye döndüler. Enes bin Mâlik (r.a) de ertesi gün Beni Selime'nin (Medine'nin dışında yaşayan bir kabile çev.) sabah namazında bu değişikliği duyduklarında cemaat halinde Kâbe'ye yöneldiklerini bildiriyor.
Bu bağlamda "Kudüs'teki Mâbedin Medine'nin kuzeyine, Mekke'deki Kâbe'nin ise Medine'nin güneyine düştüğüne de dikkat edilmelidir. O halde imam cemaatin arkasına doğru yürümüş ve safları düzeltmek için biraz hareket etmiş olmalıdır. Tüm bunlar konuyla ilgili hadislerde ayrıntısıyla anlatılmaktadır.
"Senin yüzünü göğe çevirdiğini gördük" ve "Seni dilediğin kıbleye döndürdük" sözlerinden Hz. Peygamber'in (s.a) bu kıble değişikliğini beklediği ve bu nedenle dua ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) de İsrailoğulları'nın liderdiğinin sona erdiğini ve Kudüs'ün merkez niteliğini kaybettiğini düşünüyordu.
"Mescid-i Haram", "Dokunulmaz ibadet ve sığınma yeri" demektir. Burada, Mekke'de, merkezinde Kâbe bulunan ibadet yeri kastedilmektedir.
"Yüzünü Kâbe'ye doğru döndür" emri, dünyanın her yerinden tam olarak Kâbe'nin bulunduğu noktaya dönülmesi gerektiği anlamına gelmez. Dünyanın her yerinde, herkesin, her zaman böyle yapmasının çok zor olduğu açıktır. Bu nedenle Kur'an bize yönümüzü noktası noktasına Kâbe'ye değil, Kâbe'ye "doğru" dönmemizi emretmektedir. Fakat biz yine de, Kâbe'nin tam yönünü belirleyebilmek için elimizden geleni yapmalıyız. Eğer bir yönün Kâbe'nin yönü olduğuna kani olursak işte o zaman yüzümüzü o yöne döndürmeliyiz. Fakat tam yönü belirlemek imkânsız olduğunda (örneğin bir gemide veya trende) kişi yüzünü belirlenebilen en muhtemel yöne döndürmelidir. Eğer namaz sırasında doğru yön bulunursa, hemen o tarafa dönmelidir.” (http://www.kuranmeali.com/sureler.asp?meal=diyanet&sureno=2)
Kabe Kur’an-ı Kerimde çeşitli isimlerle ifade edilmektedir
Allah, Beyt-i Haram (olan) Kâbe 'yi insanlar için bir ayaklanma (kıyam evi) kıldı…" (Maide Suresi, 97)
"Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Şüphesiz bu, Rabbinden olan bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara Suresi,149)
Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler. Beyt-i Atik'i tavaf etsinler. (Hac Suresi, 29)
Allah, Beyt-i Haram (olan) Kâbe 'yi insanlar için bir ayaklanma (kıyam evi) kıldı... (Maide Suresi, 97)
“Beyt-i Atik : İlk kurulan ev” veya “Beyt-i Haram: Hürmet edilen ev” denilerek de anılmaktadır.
Kabe “hürmetli mescid” manasında veya "Dokunulmaz ibadet ve sığınma yeri" olan Mescid-i Haramın tam ortasında yer almaktadır. Kabe’nin çevresinde yer alan Kabe’nin yüksekliğinin aşmamasına ehemmiyet verilerek II.Selim zamanında planları Mimar Sinan’a yaptırılmış olan kubbeli yapı (revaklar) eklenmiştir. Şu anda Kâbe, Mescid-i Haram ile birlikte toplam 361.000 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır
Gelelim Fiziki yani dış ve iç ölçüleri yapısını içeren özelliklerine;
-Kâbe’nin geniş duvar yapısı bir küp biçimindedir. -Duvarlarında kullanılan taşlar Mekke’nin teperindeki granit taşlarından tedarik edilmiştir. -Tavanı ahşaptır. -Yapılan bir analiz araştırmasına göre; Kâbe’nin ölçüleri nümerik olarak bazı sembollere karşılık geldiği tespit edilmiştir. Ölçülerin nümerik sembollerde Hz Dış kenarların Hz Isa’yı (a.s) ve Cenab-ı Allah’ı (c.c) iç kenarların Hz Muhammed (s.av.) ve Hz İsa’yı simgelediği, kesiti alındığında ise 114 rakamı yani Kuran-ı Kerimdeki sure sayısının çıktığı görülmüştür.(Prof Atilla ARPAT-İTÜ Mimarlık Fakultesi) Mihraplarda da bu mülti-sembolizmin kullanıldığının görülmesi analizin doğru yapıldığına delil gösterilmiştir. -Kâbe kuzeydoğu duvarı 12.63;kuzeybatı duvarı 11.03; güneybatı duvarı 13.10; güneydoğu duvarı 11.22 ve yüksekliği 13 m olan 145 m2 alan üzerine kurulmuştur. -Üzeri altın işlemeli hat yazıları bulunan siyah örtü (Sitare) ile örtülüdür. Örtüsü her sene hac mevsiminde yenilenmektedir. - Kâbe’nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerinden her birinin ayrı ismi vardır. Doğu Köşesine “Hacer-ül Esved” veya “Şarkîi”, kuzey köşesine “Irakî”, batı köşesine “Şami” ve güney köşesine de “Yemanî denir. -Kabenin yapısı sade fakat görenlerin ifadesiyle heybetlidir. -Üzerindeki örtü ipekli kumaştan dokunmuş olup üzerine Kelime-i Şehadet işlenmiş, çatıya yakın kısmında çevresine altın işlemeli bir şerit geçirilmiş ; kemer biçiminde olan bu şeritte ayetler işlenmiştir. Kelime-i Tevhid devletin İslâmî niteliğini vurgulamakta; Kâbe örtüsü, Mescid-i Haram revakları vb. yerlerde rastladığımız Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali isimleri, bilhassa Kâbe örtü zemînindeki -hiçbir Sahabîyi dışlamadan hepsini sahiplenen- Radıya’llāhu ‘an Ebî Bekr ve ‘Ömer ve ‘Osmân ve ‘Alî ve ‘ani’s-sahābe ecma’īn : “Allah Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali ve bütün Ashâb-ı Kirâm’dan razı olsun.” ibaresi, devletin Sünnî karakterini yansıtmaktadır. Kâbe kuşaklarında yazı aralarında rastladığımız Kul küllün ya’melü ‘alâ şâkiletih… (İsrâ 17/84) âyetiyle, bütün dinlerin bir kıblesinin olduğu, herkesin -bilhassa kıble çerçevesinde- kendi değer yargılarına göre hareket ettiği, ama sonuçta kimin doğru yolda olduğunu sadece Allah’ın bildiği belirtilmektedir. -Hacerül Esved (Hacer-i Esved) :Bilindiği üzere hacc ve umre ibâdetini yapanlar kavuşma tavâfı, umre ve haccın gereği olan tavâflar, nafile tavâf ve vedâ tavâfı isimleriyle birçok tavâf yapmaktadırlar. Bir tavâf, Hacer-i Esved köşesinden başlayıp Kâbe'nin etrafında, tavâf bölgesi içinde yedi tur yapmakla gerçekleşmektedir. Tavâf yapılırken erkekler sağ pazularını üst giysilerinin dışına çıkarmakta ve ilk üç turda hareketli ve çalımlı bir şekilde koşarcasına yürümektedirler. Tavâf başlarken ve sonraki turlarda Hacer-i Esved hizasına geldikçe bu taş ya öpülmek suretiyle, yahut da öpmek, el sürmek mümkün olmazsa uzaktan el ile işaret edilerek selâmlanmaktadır. Bu hareketlerin önemli mânâları ve tesirleri vardır: Allah'ın Evi O'nu temsil ettiğine göre kul, Kâbe'yi tavâf ederken ilâhî huzurda kabûl niyâzı ile dönüp dolaştığını düşünecektir. Haberlerden anlaşıldığına göre yerde Kâbe, mânevî semâlarda Beyt-i Ma'mûr'un hizasına düşmekte, onun yerini tutmaktadır. Arşın ve Beyt-i Ma'mûr'un çevresinde melekler dönerek ibâdet etmekte, Kâbe'nin çevresinde de insanlar dönerek tavâf ibâdetini yerine getirmektedirler. Hacer-i Esved, kulların ezelde Allah'a verdikleri kulluk sözünün imzası ve mührü olarak kabûl edilmiştir. Onu öpen veya geriden selâmlayan insanlar ezelde verdikleri sözü hatırlayacak, yeminlerini tazeleyecek ve Allah'a kulluktan ayrılmayacaklarını teyid edeceklerdir. İbn Abbas'a dayanan bir rivâyetten anlaşıldığına göre Hacer-i Esved'i öpen, yahut selâmlayan kullar, Rableri ile tokalaşmış gibi olmaktadırlar. Erkeklerin pazularını çıkarıp üç dolanımda koşarcasına ve çalımlı bir şekilde yürümeleri Rasûlullah (sav) ve ashabının uygulamalarına dayanmaktadır. Hicretten sonra ashabın Medine'de hastalandıkları ve bitkin hale geldikleri dedikodusu üzerine müşrikler Hacer-i Esved'in bulunduğu tarafa toplanmış, hicretten sonraki ilk tavâflarında Rasûlullah (sav) ve ashâbını görmek istemişlerdi. Peygamberimiz (sav) müşriklerin gözünü yıldırmak ve güçlü görünmek için zikredilen şekilde davranılmasını istemiş, bu geçici tedbir güzel bir hatıra olarak haccın sünnetleri arasına girmiştir. Hacc ibâdetini yapan her müslüman ıztıbâ ve remel denilen bu sünneti yerine getirirken kendisini Rasûlullah (sav) ve ashâbının arasında hissetmekte ve âdeta o günleri bu kutlu cemâat ile birlikte yaşamaktadırlar.(Prof.Hayrettin KARAMAN)
Efendimizin zamanında Kabe’nın onarımı gerekmiş çünkü bir Kadın, Kabe Hareminde buhurdanlıkta Öd ağacı yaktığı sırada, buhurdanlıktan sıçrayan bir kıvılcımdan Kâbenin kat kat olan örtüsü tutuşup tamamı ile yanmış, bu yüzden duvarlar da her taraftan gevşeyip çatlamış bulunuyordu. Zaman, zaman sahilden gelen sel baskınları ilede Kâbenin tabanı ve duvarları da iyice yıkılacak duruma gelmişti. Bunun icin, Kureysliler Kâbe’nin duvarlarını onarıp sağlamlaştırmak ve üzerinede, tavan çatmak istiyorlar, fakat, yıkmağa kalkarlarsa azaba ugrayabileceklerinden korkuyorlar, aralarinda meşvere ediyorlardı. Ama bu sırada Rum tüccarlarından birisine Ait olan inşaat malzemesi yüklü bir gemi Cüdde sahillerinde parcalandi, bunu fırsat bilen Kureyşliler aralarında yardımlaşarak bu batan gemiden Kâbeinşaası için gerekli malzemeleri almış oldular ve Kâbenin inşaatına başladılar. Hacerül Esved taşı yerine konulacağı zaman kabileler, birbirleriyle anlaşamadılar. Hatta işi okadar ilerlettiler ki aralarında kavga yapmaya çok az bir zaman kaldı. Kureyşiler, bu iş üzerinde, dört veya beş gece durdular. Sonra Kureyşin yaşlılarından Ebu Ümeyye b. Mugire bir teklifte bulundu; Teklifine göre, mescidin kapısından giren ilk kişi bu taşı koymak için hakem olacaktı. Bütün kavmin uluları bu teklifi kabul ettiler. Tam bu sırada peygamberimiz içeri girdi, bütün kureyşliler el çırparak El-Emin`in hakemligine razıyız dediler. Peygamberimiz de hakemlik yaparken bütün kabilelerden birer kişi alarak Hacerul Esved-i bir beze koydurdu,ve onu konulacak yere getirttikten sonra besmele çekerek kendi elleriyle Hacerul-Esvedi yerine koymuş oldu. Böylelikle Efendimizin güzide özelliklerinden olan El- Emin sıfatının yanı sıra biri daha ortaya çıkıyordu; çözümcü yapıcı kişiliği neticesinde soruna yaklaşımı ile getirdiği önerisi gerçekten kimseyi incitmeden, kırmadan kabul görmüştür.
Yeri gelmişken Huseyin Hocamızın yapmış olduğu bir sohbette dinlemiş olduğum Hacerül Esved ile alakalı namazda 2 secde edilmesini içeren bir alıntıyı eklemeden geçemeyeceğim; “Gavsu Sani Seyyid Abdulbaki Hazretleri ile Hacc yaptıklarında buyurmuşlar ki; Hacerül Esved-i öpmenin hikmeti Allah-u Teala ruhlarımızı yarattığı zaman, ki ruhlar aleminde “”Kün” emriyle, Adem(a.s) dan itibaren ne kadar insan gelip geçecekse aynı anda yaratıldı ve bütün ruhların yaşı aynıdır.Aynı anda yaratılmışlardır. Değişik olan dünyaya geliş sıramızdır. Önce dedem sonra ben sonra çocuklarım gelmiştir. Allah-u Teala ruhları yarattığı zaman bütün ruhlara “Ben sizin rabbiniz değimliyim?” sorusunu Elest Meclisi dediğimiz mecliste sordu. Bütün ruhlar “Bela (Arapçada “evet” manasında)” Kalu bela (evet söylediler).Ne zamandan beri Müslümansın Kalü Beladan beri. İşte Kalu bela ruhlarımızın Allah-u Teala’ya söz verdiği, Elest Meclisindeki o sözleşmedir, akittir. Allah-u Tealayla anlaşmadır. İşte bu sözleşeme üzerine ruhlara “Öyleyse bana secde edin” emri geldi. Ruhların bir bölümü secde etti bir bölümü secde etmedi. İkinci secde emri geldi yine bir bölümü secde etti bir bölümü secde etmedi kitaplarda rivayet edilir namazda iki secde yapılmasının hikmeti budur. Bu iki secdenin sonunda dört grup insan çıktı ortaya; 1-Hem birinci secdeyi yapmış hem ikinci secdeyi yapmış; bunlar Müslüman anne babadan doğarlar, Müslüman yaşarlar, Müslüman ölürler. 2-Hem birinci secdeyi yapmamış hem ikinci secdeyi yapmamış; bunlar Kafir anne babadan doğarlar kafir yaşarlar kafir ölürler. 3.Birinci secdeyi yapmış, ikinci secdeyi yapmamış; bu Müslüman anne babadan doğar ömrünün bir bölümünü Müslüman olarak geçirir sonra küfre düşer ,kafir olarak ölür. 4.Birinci secdeyi yapmamış, ikinci secdeyi yapmış; bu Kafir anne babadan doğar ömrünün dünya hayatının bir bölümünü kafir olarak yaşar sonra imanla müşerref olur Müslüman ölür. Rabbim hamdu senalar olsun. Rabbimize ilk secdeyi yapmışız, ama ikinci secdeyi yaptığımıza dair kimsenin garantisi yok. Rabbim ikinci secdeyi yapanlardan eylesin. Cennet ve Cemaliyle müşerref eylesin ve İnşAllah Vatan-ı Aliyemize Cenneti aliyemize ulaşmamız nasip eylesin.Demk o iki secdeyle Allah-u Teala’ya verdiğimiz “Evet Sen bizim Rabbimizsin”aktini anlaşmasını, sözleşmesini, Rabbimiz Hacerül Esved taşının içine sokar. Hacerül Esved Cennetten dünyaya getirilir Kabe- i Muazzama’nın köşesine yerleştirilir.Onun içinde hacılar Hacerül Esved’in oraya gelince selamlarlar güçleri yetiyorsa izdiham müsaade ediyorsa öperler.Bunun manası; Ya Rabbim hani ben Elest Meclisinde Sana söz verdim “Sen benim Rabbimsin, bende senin kulunum, Yarabbim ben dünyadayım ama sana verdiğim sözü unutmadım Sana verdiğim söze sadık kaldım aktini yenilemek maksadıyla Hacerül Esved öpülür, selamlanır.Gelen hacıların avuc içi öpülür aslında öpülen el değil Hacerül Esved öpülmüş olur.Öperkende mümkünse vakit uygunsa Amentuyu okuyun buyurmuşlar Gavsu Sani Hz leri “ Osmanlı İmparatorluğu zamanında bu kutsal mekana yapılan hizmetler aşağıdaki bölümde ifade edilmiştir; “16. yüzyıldaki inşaat seferberliklerinde, Kabe'ye el sürülmemişti. Ortaçağdaki birkaç onarım dışında, Kâbe hâlâ Ez Zübeyr'in 693'teki yenilgisinden sonra El Haccac tarafından inşa ettirilen yapıydı. Ne ki, 16. yüzyılın sonunda Kâbe 'nin yapı olarak kötü durumda olduğuna ilişkin ilk uyarılar gelmeye başlamıştı. Ancak, kimi ilahiyat ve şeriat bilginleri, binada yapılacak her türlü değişiklik düşüncesine karşıydı, Osmanlı yönetimi de bu görüşleri tereddütsüz kabul ediyordu. Sadece, "klasik" tarzdaki camilerin sonuncularından birini yaptırmış olan Sultan I.Ahmed (1603-17), Kabe'nin büyük oranda yıpranmış yapısını desteklemek için bir şeyler yapılmasına karar verdi. O zaman bile duvarlara dokunulmadı. Bunun yerine, görmüş olduğumuz gibi, bina, duvarların dış basıncını tutması amaçlanan bir dizi payanda ve bu payandaların üzerindeki bir demir kemerle dışardan desteklendi.95 Dahası, Kabe'nin yağmur oluğu da yenilendi; altın oluğun, müminin dua etmeyi tercih ettiği ve dualarının kabul edileceğini umduğu bir yere yerleştirilmesi nedeniyle, bu yalnızca faydacı bir önlem değildi. Buna ek olarak, Kâbe 'nin çatısının büyük bölümü değiştirildi, duvarlardaki hasar onarıldı. Bol bol değerli malzeme kullanıldı. Başka bir bağlamda değindiğimiz, som altından bir oluk koymanın dışında, Kâbe 'nin içindeki üç sütun da altın ve gümüşle süslendi. Dahası, binanın girişinin üzerinde yer alan gümüş levha altın levhayla değiştirildi.
Sultan Ahmed'in zamanındaki restorasyon bile Kâbe 'nin yapısını gerçekten sağlamlaştırmadı. Bu, Mekke'nin ciddi bir fırtınaya maruz kaldığı 1630 yılında açıkça ortaya çıktı. Bu tür olaylar çok sık görülürken, bu fırtına öyle bir kasıp kavuruyordu ki dönemin gözlemcileri daha önce böylesini görmediklerini düşündüler. Coğrafî konumu nedeniyle Mekke'deki Mescid-i Haram bu tür ani su baskınlarından çok yakın geçmişte bile etkilenmiştir. Birçok çöl alanlarında, yağmur suyu yerkabuğunca emilememekte, yüzeyden vadilere doğru akmaktadır. Mescid-i Haram, genel olarak kuru olan ancak, yağışlarda hızla dolan böyle bir vadinin ortasında yer almaktadır. 1630'da yalnız caminin avlusu değil, kentin alçak bölümlerinin tümü de su altında kaldı ve birçok insan boğuldu. Vakanüvis Süheylî, suyun Kâbe'nin yerden epeyce yukarda bulunan anahtarına dek yükseldiğini kaydetmektedir. Tam üç gün boyunca caminin avlusu sular altında kaldı; sonunda sular çekildiği zaman, bir adam boyunda bir çamur tabakası birikmişti. Bu çamur çok geçmeden kurudu ve bir kaya kadar sertleşti, öyle ki, sonunda kürenebilmesi için özel olarak ıslatılması gerekti.
”Beytullah"ın duvarları bu ek baskıyı kaldıramayacak kadar yıpranmıştı; selden sonra yapılan bir inceleme, Kâbe 'nin yıkılmak üzere olduğunu gösterdi. Bunun üzerine şerif, kentin seçkin kişilerini toplantıya çağırdı. İleri gelenlerin bu türlü meclislerinin hukuki bir varlığı yoktu; ilk bakışta bunlar tümüyle gayri resmi toplantılar oldukları halde, en azından Kâbe 'nin 1630'lardaki yeniden inşasında Mekke'de sık sık toplantı yapıldı ve etkin bir rol oynadı. Öyleyse, daha önceki inşaat projeleri için de buna benzer toplantılar yapıldığını varsayabiliriz. Ancak, Kutbeddin'in tarihi dışında, 16. yüzyıl kaynakları yerel kişileri değil merkezi yönetimi ön plana almaktadır. Bu da bize, ileri gelenlerin toplantılarından neden yalnızca daha sonraki bir olayla, yani Kâbe restorasyonuyla ilgisi yüzünden haberdar olduğumuzu açıklıyor. Kaldı ki, Kâbe 'nin yapısal dokusunda yapılacak her türlü değişikliğe dinsel bakış açısından itiraz geldiği için, Osmanlı yönetimi başkalarına danışmaya önceki projelerdekine göre daha çok gerek duymuş da olabilir.
Ölçüm ve inşaat ustası Ali b. Şemseddin'e Kâbe 'yi yıkılmaktan kurtarma sorumluluğunun verilmesini kararlaştıran da, büyük olasılıkla bu meclisti.Cidde sancak beyinden, limanda bulunan keresteden bir miktarını vermesi istendi ve sipariş kısa sürede Mekke'ye ulaştı. Dört mezhebin müftüleri, Kâbe restorasyonunun padişah adına şerifin üstlenmek zorunda olduğu dinsel bir sorumluluk olduğunu bildirmişlerdi. Ancak, Osmanlı merkezi yönetimi temsilcilerine de haber verildi:
Şerif Mesud, padişahın bir temsilcisi olarak hiçbir dengi olmayan Mısır valisi Mehmed Paşa'yı da tüm gerekli ayrıntılarıyla ve doğru olarak haberdar etmek için Mısır'a derhal bir iki haberci gönderdi. Haberciler pazartesi günü yola çıktılar ve Ramazan-ı Şerifin sonunda Kahire'ye vardılar. Valinin huzuruna çıkarıldılar ve kendisine Mekke sakinlerinin mektubuyla şerifin dilekçesini sundular. Durumla ilgili bilgi almasından sonra vali önerge ile dilekçeyi saraya ileterek hükümdarı da durumdan haberdar etti.
Ancak, Hicaz işleriyle ilgili özel sorumluluğu nedeniyle, Mısır valisi ayrıca bizzat harekete geçti. Gereken inşaat malzemelerinin Mısır'dan temin edilmesini ve kendi Çerkeş Memlûklerinin kumandanı olan Rıdvan Ağa'nın Mekke'ye gitmesini emretti. Görevinin önemini vurgulamak üzere, Rıdvan Ağa beyliğe terfi ettirildi. Başlangıçta Rıdvan Bey, İstanbul'dan yeni emirler gelinceye değin valiyi temsil etmek üzere gönderilmişti. Ancak, daha sonra bu görev sürekli olarak uhdesine verildi; Sü-heylî'nin duruma ilişkin anlatımı az çok gerçekçiyse, Rıdvan Bey Kâbe’nin restorasyonundan fiilen sorumlu kişi olarak kabul edilmelidir.103 Bunun anlamı, artık yarım yamalak önlemlere başvurmaktan vazgeçilip, Kâbe duvarlarının taş taş sökülmesi ve ardından binanın eski plana göre yeniden inşa edilmesi kararının bizzat Rıdvan Bey tarafından alınmış olduğuydu. Ya da, plan başlangıçta başka biri tarafından sunulmuş olsa bile, kendisi en azından planın hayata geçirilmesinden sorumlu olan kişiydi.
Rıdvan Bey bir mimar değil, bir yönetici ve siyasal koordinatördü; inşaat projesi için gereken her şeyin Mısır'dan zamanında getirtilmesini sağlamak zorundaydı ve bu amacı gerçekleştirmek için Mısır'daki vali ve Memlûklerle olumlu ilişkilerini sürdürmesi gerekiyordu. Ancak, Mekke ileri gelenlerinin onayının alınması da kaçınılmazdı ve bu onay, hiçbir zaman çantada keklik olmamıştı. Tam cami avlusunun bir ölçüde temizlenmiş olduğu ve Kâbe duvarlarının taşlarının tek tek sökülmesi işinin başlayacağı bir sırada, Şafi'i baş müftüsü itiraz etti.104 Müftünün görüşüne göre, bu denli önemli bir adım, ancak padişahın resmen onay vermesinden sonra atılabilirdi. O zaman Rıdvan Bey, kısa bir süre sonra Mekkeli bazı din bilginlerinden karşıt bir fetva elde etti; hatta bunu verenler içinde başka bir Şafi'i müftü bile vardı. Kâbe 'deki hasar tümüyle anlaşıldığından itibaren, birçok din bilgini yetkilileri mümkün olduğu kadar çabuk davranmaya teşvik etmişti.
İşin teknik yönleri inşaat ustalarıyla mühendisleri ilgilendiriyordu. 16. yüzyılda Mekke'de İstanbullu mimarların sık sık çalışmış olmasına rağmen, Kâbe inşaatına gönderildiklerine ilişkin hiçbir bilgiye rastlamamaktayız. Büyük olasılıkla danışılan uzmanlar o sırada Mekke'de bulunan Suriyeli ya da Mısırlılardı. Bunların asıl dertleri, gelecekte yöneltilebilecek suçlamalara karşı kendilerini korumak olduğu için, atılan her adımdan ileri gelenleri mümkün olduğunca çabuk haberdar ediyorlardı. Böylece, Kâbe'nin duvarları tümüyle sökülmeden önce, Mekke şerifi ile diğer nüfuzlu kimselerin yanı sıra Rıdvan Bey'in de katıldığı bir toplantı yapıldı. Ustalar burada, Kabe duvarlarının geri kalan bölümlerinin bile mukavemetten yoksun olduğunu resmen açıkladılar: "Bu konuda bizi suçlamayın ve 'Neden bunu bize daha önce söylemediniz?' demeyin". Gelgeldim, bazı din bilginleri Kâbe 'den geri kalanların tümüyle sökülmesine hâlâ karşıydılar. Rıdvan Bey bunun üzerine ustaların görüşüyle açıkça örtüşen başka bîr fetva elde etti. Ancak bu ikinci fetvayı aldıktan sonradır ki, işçilerin işe başlamalarına izin verdi. Bütün bu olaylar içinde, inşaat ustaları ve ölçümcüler yalnızca ikincil bir rol almışa benzemektedir. Biyografileri okunduğunda da anlaşıldığı üzere, Mimar Sinan (yaklaşık 1498-1588) ve Sultan Ahmed Camii mimarı Mehmed Ağa gibilerin, epeyce kendine güvenen, iddialı kişilikler oldukları anlaşılmaktadır. Ancak, Mekkeli ustaların hiç de böyle davranmadıkları görülüyor.
Süheylî'nin tarihi, Kâbe'nin sökülüp ve daha sonra yeniden inşa edilmesini mümkün kılan yönetsel mekanizmaları yansıtır. Bundan başka, işin fiili akışını da şaşırtıcı ölçüde ayrıntılarıyla kaydetmiştir. İlk adım olarak, Kâbe bir tür tahta perdeyle çevrilmişti. Hacıların Kâbe’ yi tavaf etmeye devam etmelerine karşın, yapı görünmez hale gelmiş, ancak inşaat hemen hemen tamamlandıktan sonra tahta perde kaldırılmıştı. Yapının elemanları söküldükçe büyük bir dikkatle korunmaya alındı. En değerli parçalar, Hazret-i Abbas Sikayesi olarak tanınan binanın yarısına yerleştirildi. Bu sırada, 17. yüzyılın başından 1630 su baskınına değin Kâbe'nin duvarlarını taşımış olan demir payandalardan altın ve gümüş süslemeler söküldü. Bu şekilde yüz batmandan fazla altın ve 120 batman gümüş elde edildi. Ne yazık ki, batman bir yerden diğerine değişen bir ölçüdür. Ancak, bu rak-kamları (Mekke'nin Mısır'a bağımlılığı göz önüne alındığında son derece yüksek olasılık olan) Mısır batmanı olarak kabul edecek olursak, I. Ahmed desteklerinin süslemeleri, 81 kilogram altın ve 98 kilogram gümüş içeri-yor olmalıdır. Demir, asıl yapının mukavemetini artırmak için inşa edilen desteklerde yeniden kullanıldı.
Kâbe tümüyle yıkıldığı zaman, yalnızca Hacer-i Esved eski yerinde kaldı. Ancak, Hacerülesved'i taşıyan duvar parçası da pek dayanıklı olmadığı için, aralanmış olan taşların çatlakları arasına erimiş kurşun döküldü.109 Artık yeniden inşa aşamasına geçilebilirdi; Süheylî, Kabe'nin iç tavanı düzeyine ulaşılmadan önce yirmi sıra taşın gerektiğini ve çatı düzeyine varmak için de dört sıra daha taş konduğunu ileri sürmektedir. Bir yirmi beşinci sıra taş da, yapıyı tamamlamak için kullanıldı. Her aşamada, Süheylî her yeni sıranın konmaya başladığı zamanı ve taş ustalarının başladığı yapı bölümünü kaydetmiştir. Taşların birkaç tanesi yeni yontulanlarla değiştirildi, sonunda inşaatçıların elinde eski yapıdan elli taş kaldı. Vakanü-visimiz, Kâbe çatısını oluşturacak tik ağacının cami avlusuna taşınmasını ve marangozların ağacı yapı için gereken ölçülerde kesmeye başladığı anı da kaydetmiştir. Bundan başka, tavanı destekleyen üç sütunun, kaideleriyle birlikte binadaki yerlerine yerleştirilmesini de aktarır. Kapıyla iki yanında yer alan iki küçük sütunun takılmasının yanı sıra içeriyi aydınlatan kandillerin demir kulplarının raptedilmesi bile kaydedilmişti.” (Kaynak: Hacılar ve Sultanlar / Tarih Vakfı Yurt Yayınları / 1995)
Gerek II.Selim gerekse diğer Cennet-i mekan Padişahların ortak özeliği yapılan tadilat ve eklemelerde komisyon oluşturulmuş olması ve Kâbe’nin aslına ehemmiyet verilmiş olmasıdır diyebiliriz.
Günümüzde Kâbe ve çevresini irdelersek yapılanlar akıl alır gibi değil mesela aşağıdaki haber en acı delilidir; Amerikan Associated Press haber ajansı, dünyadaki bütün Müslümanların günde 5 vakit yüzünü döndüğü Mekke kentindeki tarihi ve dini birçok mirasın, para hırsı ve bunun getirdiği yoğun yapılaşma nedeniyle her geçen gün yok olduğunu yazdı. Mekke çıkışlı olarak Salah Nasravi imzasıyla yayımlanan haber analizde, geçtiğimiz yıllarda Osmanlılardan kalma Ecyat Kalesi'nin de hacılar için inşa edilecek bir apartman kompleksi yapılması için yerle bir edildiği hatırlatırken, Hz. Muhammed(s.a.v)'in doğduğu evin yıkılıp yerine başka binalar inşa edildiği de belirtildi.
'PEYGAMBER'E KOMŞU OLUN'
Tarihi ve dini sembollere yönelik yoğun ilgiyi kimi zaman putperestlikle özdeşleştirdikleri yönünde suçlamalara maruz kalan Suudi yönetiminin de bu tarih yıkımında rol oynadığını savunan AP muhabiri, dokunulmadan kalan yegane mekanlardan biri olan Kabe'nin de, yakında Ebrac El Beyt adlı dev apartman kompleksinin gölgesinde kalacağını belirtti.
1.45 milyon metrekarelik zemin arazisi itibarıyla ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) binasından bile iki kat geniş yer kaplayan ve inşası devam etmekte olan bu kompleksteki dairelerin yine hacılara kiralanacağı belirtiliyor. Her biri yaklaşık 30 katlık binalardan oluşan 7 kulesi ve geniş kullanım alanıyla daha şimdiden The Body Shop gibi uluslararası şirketlerin şube açmaya başladığı Ebrac El Beyt için gazetelere verilen ilanlar da, AP'ye göre, para hırsını ortaya koyar cinsten. Kabe'ye sadece birkaç yüz metre mesafede bulunan bu apartman kompleksinin Arapça ilanlarında "Peygambere komşu olun" yazıyor.
ECYAT KALESİ 2002'DE YIKILDI
Mekke'deki inşaat çılgınlığındaki yatırımların büyük bölümünün Suudi Kraliyet Ailesi'nden geldiğini belirten AP, sadece geçen yıl 4 milyon hacının geldiği bu kentteki Osmanlılardan kalma Ecyat Kalesi'nin de hacıların konaklamasına ayrılacak apartman kompleksi inşası için 2002 yılında yerle bir edildiğini hatırlattı.
Hz. Muhammed(s.a.v)'in 570 yılında doğduğu evle ilgili olarak yıkım kararı alındığı 70 yıl önce, dönemin Suudi Kralı Abdül Aziz'in buranın üzerine bir kütüphane inşa edilmesi yönünde emir verdiği ifade edildi. Kabe'nin etrafındaki Büyük Cami'nin 1980'lerdeki genişletilme sürecinde dini öneme sahip diğer mekanların da yok edildiğini belirten AP, Hz. Muhammed(s.a.v)'in ilk eşi Hz. Hatice(r.anh)'nin evinin de başka inşaatlar altında kaldığı belirtildi.
SUUDİ MİMARIN İSYANI
Kendini bu kutsal kentin miraslarının korunmasına adayan Suudi mimar Sami Angavi, "Bence Mekke bir kent değil. Burası bir ibadethane ve hoşgörü mekanıydı. Ama artık öyle değil. Her gün binalar daha da genişliyor, daha da yükseliyor" diyerek tepkisini dile getirdi. (http://www.tevhidhaber.com/news_detail.php?id=16452)
Haberin içeriğindeki ecdadın mirasının tahrib edilmesi yok edilmesi acısını kat be kat geçen cümle ticarete para hırsına utanmadan sıkılmadan Fahri Kainat Efendimiz’in (s.a.v) alet edilmiş olmasıdır.
Allah’ın Mescid-i Harama yakın 80 li yılların sonunda Kral’ın kendine yaptırdığı sarayın yüksekliği, 1993 yılında, bu kez hemen Harem’in bitişiğinde Hilton Hoteli yükselişi, 2005 yılında, bu kez Hilton’un yanına Inter Continental Hoteli inşa edilişi ve Hilton Hoteli ile Kral’ın Sarayı’nın arasındaki dağ yok edilip, 50 katlı ve toplam 1.5 milyon metrekare bir rezidans inşa etmeye başlamış olmaları densizlikten başka ne olabilir? Yapma sebepleride ziyarete gelen hacılar (!) Neymiş efendim rahat edeceklermiş “Edeb Ya Hu Edeb” Alemlere Rahmet olarak gönderilmiş olan “Sen olmasaydın yaratmazdım” Hadisi Kutsi ile Cenab-ı Hakkın methine mazhar olmuş bir Peygamber hasır üzerinde uyumuş ve o mübarek yüzünde hasırın izleri kalmış, bazen aç kalıp mubarek karnına taş bağlayıp açlığını bastırmışken, nasıl oluyorda bu lukslük rezaleti hoş görülmeye çalışılıyor, taltif ediliyor. O mübarek beldeye ibadet etmeye değil, tatile mi gidiliyorda haberimiz yok. Yakında yürüyen mekanizmalı yollarda yaparlarsa şaşmam(!) halbuki o mubarek Kabe’de atılan her adım sevap içermektedir. Aman ha olmaz olmaz demeyin, Suudinin luksluk cehennemi oluşturma çabası ile bu dahi olursa şaşırmayınız(!) Bilmezler ki ;dünyada keyf yoktur, keyif ahirettedir!
Rabbim buyuruyor: RAHATI AHİRETE KOYDUM, HALK ONU DÜNYADA ARAR.
Efendimizin kabrini yıkmaya dahi yeltenmiş bu cahiller Kâbe’mize ne yapmak istiyorlar? Kime hizmet ediyorlar? Bu nasıl kutsal mekânlarımıza değer verme anlayışıdır? Yaptıkları bu haddini bilmezlik için uygun sözler, teşbihte hata olmaz şu olsa gerektir; “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler/Ziya Paşa” ifadesi bu mübarek kutsal topraklarda yapılanı maalesef en iyi betimlemektedir.
İstanbul’daki Patrikhane’nin etrafındaki binaları satın alarak yıkan ve Patrikhane’nin İstanbul’un her yerinden rahatça görünmesini temin eden Ortodoksların Patrikhane’sinden daha mı az önemli Müslümanların kıblesi olan Kâbe? Veyahut Müslümanların yaşadığı bir beldede olmasaydı, sahip mi çıkılacaktı?
Kars’ın Kazası Arpaçay’ın Bardaklı Köyünden Aşık Sabri AKBABA’nın Hacc Destanında dile getirdiği bu gerçek; …. PKK’yı gördüm orda şaşırdım. Bazı devletleri Türkiye’me çok düşman gördüm. Kâbe’nin yanında kral sarayı gördüm. Yüreğime saldı acı yarayı, İslam böyle yanlış yapmaz binayı, Orda adaletsiz bir bina gördüm.. Kâbe sadece Suudi devletinin değildir!
O mübarek belde ve mekânda; ecdadımızı dinimizi temsil eden en ufak bir taş dahi olsa kimsenin haddi değildir, yıkıp yok etmek. Hele Kâbe’mizden yüksek yapılan o ucube binalar ile edepsizliğin dik alası sergilenmiş olması yüreklerimizi dağlamaktadır. Vallahi yeminle söylüyorum gücüm yetse imkânım olsa o beldede Kâbe’nin çevresindeki yüksek yapıların hepsini yerle bir ederdim!
Evet bu gidişat ve soru üzerinde, her mümini tefekkür etmeye ve tepkisini göstermeye Allah(c.c) rızası için davet ediyorum!
Allah(Celle Celalühu ) hepimizi affetsin, ikinci secdeyi de yapanlardan eylesin…
Niyetimiz bu sene Hacc farizasını yerine getirmekti başvurduk çıkmadı ya nasip seneye belki çıkar izin…
Cümleten Alah’a(c.c) emanet olunuz.
Vesselam
hanim-aga
Bu köşe yazısı 11125 defa okundu. Toplam 4304 kelime
|