Tarih: Sal Arl 04, 2007 11:44 am Mesaj konusu: İKİYÜZLÜLÜK
İKİYÜZLÜLÜK
"Âlemlerin Rabbi, Melik'i, İlah'ı olan yüce Allah'a sonsuz hamd-ü senalar olsun ve insanların tanıyıp idrak edebildikleri nispetince sevebildikleri son peygamber, önderimiz Muhammed'e (S) salat-u selam olsun" diyerek siz kardeşlerimi selamların en güzeliyle selamlıyorum.
Bir önceki editör yazımızda gündemimize aldığımız gıybet konusuna kardeşlerimizin gösterdiği olumlu tepkilerden çok memnun kaldığımızı ifade etmek isterim. İnşaallah bundan sonra ki editör yazılarımızda da kalbi hastalıklarımızı gündemimize almaya devam edeceğiz. İkiyüzlülük konusunu işleyeceğimiz bu editör yazımızda bizde olmayan, fakat kardeşlerimizin bizde var zannetmesini istediğimiz, sırf bu yüzden onların zanlarına aldanarak yüksek payelere sahip olduğumuzu kabul etmemizin tuhaflığını da anlamaya çalışacağız. Bu halimiz bakın nasıl bir sonla noktalanıyor;
Allah ona, “Bunun için ne yaptın?” der. O da; “Şehid olasıya kadar Senin için savaştım” der. Allah da; “Yalan söyledin, sen “cesur” desinler diye savaştın, nitekim öyle denildi”, der. Sonra onun ateşe atılasıya kadar yüzüstü sürüklenmesini emreder.” (Müslim, K. İmârat, 3527)
Bir kardeşimiz yaptığımız bu büyük amel için bizlere yalan söyledin dese herhalde onunla yaşadığımız süre içerisinde bir daha hiç konuşmazdık. Yukarıdaki hadis çok açık bir şeyi gündemimize taşıyor. Aynı ifadeyle ‘’desinler diye‘’ yapıp etmek, yani hayatımızda Allah’a ait değerlerle yürüyor olmamızı başkalarının etkiliyor olması söz konusudur. Sonu ise korkunçtur, perçemimizden tutulup cehenneme atılmak olacaktır. Bu kötü etkilenmenin bizlerde olmadığı yanılgısında bulunmak ve olduğumuz yol üzerinde yürümeye devam etmek sonrasında geriye dönüp düzeltemeyeceğimiz hüzün ve pişmanlıklara sebebiyet verecektir.
Peygamberimiz (S) buyuruyor ki ;‘’İkiyüzlülüğün (riyanın) her türlüsü şirktir. Şüphe yok ki, insanlar için bir şey yapan kimsenin ücreti insanlara, Allah için bir şey yapan kimsenin ücreti de Allaha düşer.’’
O halde İkiyüzlülük kişinin başkalarının gözünde büyük görünmek ve aralarında hiçbir ilahi amaç gözetmeksizin sadece iyiliği, doğruluğu ve emanet ve diyanet ehli olması sebebiyle şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilen bir özelliğini ya da hak inancını göstermesi ve onlara bu yolla gösteriş yapması demektir. Daha açık ifadelerle ; “İnsanın içiyle dışının aynı olmaması, sözüyle işinin birbirini tutmaması, bir kimsenin yanındayken gösterilen davranış ile arkasından konulan tavrın farklı olmasıdır.”
Bir kişi eğer yaptığı amellere inanmıyorsa munafıktır ve cehennemde ebediyen kalacaktır. Ama eğer buna inanıyor ve sırf halk arasında ya da kardeşleri arasında itibar kazanmak maksadıyla bu inançlarını bir gösteriş aracı haline getiriyorsa bu kişi her ne kadar münafık değilse de ikiyüzlülüğü, riyası iman nurunun onun kalbinden çıkmasına ve nurun yerini küfür karanlığının doldurmasına sebep olur. İman sadece bilmekten ibaret değildir. Kalbi bir ameldir. Ve ikiyüzlülüğün her çeşidi şirktir. Çünkü bu helak edici facia, bu karanlıklara gömülü fıtrat ve kötü özellik, sonunda gönül evinin Allah'tan başkalarına ait bir hale gelmesine yol açmakta ve bunun getirdiği rezalet ve alçaklığın karanlığı da yavaş yavaş insanın bu dünyadan imansız göçüp gitmesine sebep olmaktadır. Zira bu durumdaki bir kişinin sahip olduğu hayali iman; anlamsız bir suret, ruhsuz bir ceset ve bilinçsiz bir kılıf durumunda olup Allah nezdinde asla kabul görmeyecektir.
Ve malumdur ki Allah halis niyetlerle yapılmayan amelleri kabul etmemekte ve önemsememektedir. Allah, sırf kendi rızası için yapılmayan amelleri asıl sahibine, kime gösteriş olsun diye işlemilerse onlara iade etmektedir. Ve kalbi ameller o şahsa tahsis edildiğinden, artık ikiyüzlü kişi şirk sınırını aşmış ve mutlak küfre girmiş demektir. Zavallı mümin olduğunu sanırken, aslında önce müşrik sonra da münafık olmuştur ve dolayısıyla münafıkların tadacağı azabı tadacaktır. Kim için yapılmışlarsa amellerin onlara ait olması hadisesi ilişkilerimizde farkında olunmayan bir davranış biçimidir. Bizler her ne yaparsak yapalım gösteriş yaptığımızı düşünmeyiz. Hâlbuki kardeşlerimizden kendimizle ilgili bir eleştiri geldiğinde verdiğimiz tepkinin çok az bir kısmını dahi diğer Müslüman kardeşlerimizin uğradıkları hakaretlere ya da Allah için sarf edilen kötü sözlere göstermeyiz. Ta ki, aynı şeyler kendimize yapılıncaya kadar tepkisiz kalırız. Hatta kardeşimiz bir haksızlığa uğrasa eğer bizlerin diğerleriyle iyi ilişkiler içinde olmamız gerekiyorsa haksızlığa uğrayan kardeşimiz oradan ayrıldıktan sonra ‘’Bakma ona, o öyle işte, ben onun gibi düşünmüyorum, beni de aynı değerlendirme, bana darılma sen’’ dediğimiz bile olur. Hatalarını anlatmak yerine haksızca davrananları hatalarıyla kabul ediyoruz. İlişkilerimizin sürme şekli ise doğru olduğu için değil hatalarımıza ses çıkarılmadığı için oluyor.
İslam adına yol alan kardeşlerimizin sıkıntı duydukları başka bir konu ise kardeşlerinin kendilerine karşı yaptığı olumsuz eleştirilerden dolayı yürüyüşlerinde isteksizliğe kapılmalarıdır. Ya da sürekli bulundukları yerden başka bir yere gidip durmaları. Eleştirilen biz olunca bu bizim İslam'dan tat almamamıza neden oluyor. İşte bu noktada düşünmemiz gereken bir şeyler var. Neden Allah’ın dinini yaşamada başkalarıyla ilgiliyiz ? Onlardan onay mı bekliyoruz ? Üzerimizdeki bu haller amellerimizin henüz Allah için yapılmadığını gösteriyor. Oysaki ağzımızdan kardeşlik, vahdet, bir olma adına ne kadar güzel sözler dökülüyor değil mi ?
Peki bizlere yapılan bir tek olumsuz eleştiride ya da her hangi bir olumsuzlukta nasıl oluyor da karşımızdaki kardeşimizin bir tek iyi yönünü dahi göremez hale gelebiliyoruz ? Yola çıkarken ücretimizi kimden istiyorduk ? Yapıp ettiklerimiz kimin için olacaktı ? Demek ki kardeşlerimizle sınandığımızda amellerimizin yalnız Allah için olmadığını, ikiyüzlülüğü kalbimizde gizli bir şekilde barındırdığımızı görüyoruz. Bu konuda herkes kendisiyle sınanan kardeşine yardım etmeli ve onu o haliyle yalnız bırakmamalıdır. Eğer gerçekten dini Allah için yaşıyorsak ve kardeşimiz bu sınavı atlatamayacaksa gerektiğinde haklı bile olsak onun kabahatini üslenip suçu üzerimize almalıyız. Çünkü böyle bir durumda o kardeşimiz cehennem ateşine dayanamayacağının bilincinde değildir. İşte bu, amellerin yalnızca Allah’a has kılınmasıdır. Böylelikle Allah'ın hakikati kalbe girerse, kalp diyarında Allah'ın egemenliği kurulur ve insan artık bu diyarda Allah'tan başkasını etken kabul etmez. O'ndan başka hiç kimseden herhangi bir makam ve mevki talep etmez. Başkalarından hiçbir iltifat beklemez ve gösterişe kalkışmaz.
Görülen o ki, bizler hayatımızda değil iki tane yüz, her farklı durum için ayrı ayrı yüzleri bir yerlerde saklı tutuyoruz. Öyle ki, bunlar işyerimizde farklı, evimizde farklı, kardeşlerimize karşı farklı, ötekilere karşı farklı bir yüz şeklinde uzayıp gidiyor. Bir yerden uzaklaşmak, orayı terk etmek noktasında yönümüzü Allah’ın sözleri değil muhatap olduğumuz kişinin hal ve hareketleri belirliyor. Hatta bazen bu kardeşimize Allah’ın sözünü hatırlatsak bu sözün ona ağır geleceğini, bizden uzaklaşacağını düşünüp o sözü ona söyleyemiyoruz. Bu da amellerimizi gerçekte etkileyen şeyin Allah olmadığını gösteriyor. Biz kendi üzerimizdeki bu kötü kalbi hastalığı tedavi etmediğimiz sürece, nereye gidersek gidelim bu hastalığın meydana getirdiği sorunlarla karşı karşıya kalacağız. Kaçışımız sadece o sorunun üstünü bir vakte kadar örtmeye yarayacaktır. Şartlar oluştuğunda hem kendimize hem kardeşlerimize zarar verecek olan bu eksi yönümüz tekrar canlanacaktır. Bu nedenle patlasak ta, sıkılsak ta, kafamızı duvara vurup canımızı acıtsak ta bu tip sorunlarımızın üzerini örtmeyelim. Çünkü ikiyüzlülük, iman ile küfür arasında bocalamadır. İnanmadığı halde "inanıyorum" diye insanlara farklı görünmenin adıdır. Korkaklığın, kaypaklığın, kandırmanın, zayıflığın göstergesidir ki, bu halimizle Rabbimizin karşısına çıkamayız.
İslam hakkında ilim sahibi olunmasına rağmen kişinin imandan yoksun olması da mümkündür. Sözgelimi şeytan en azında benim senin kadar bunlar hakkında bilgi sahibi olduğu halde yine de küfre sürüklenmiş ve kâfir olmuştur. Yani iman kalbi bir olaydır ve bu kalbi olay gerçekleşmedikçe iman söz konusu değildir. Bu nedenle akli delillerle veya dininin gerekliliği ya da vazgeçilmez oluşuna istinaden belirli bir ilmi düzeye ulaşmış birinin, kalben bu yargısına teslim olması ve bir tür teslimiyet, alçakgönüllülük ve kabullenmeden ibaret olan kalbi fiilleri yerine getirmesi gerekir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali tatmin olmadır, iman güçlendikçe kalp de tatmin olmada kendiliğinden gelişecektir. Ve bütün bunlar ilimden farklı şeylerdir.
Aynı şekilde bir şeyi delillere dayanarak kavradığın halde kalbinin buna teslim olmaması veya bu bilginin hiçbir yarar sağlamaması da mümkündür. Sözgelimi sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyanın bütün ölülerinin bir sinek kadar olsun etkiye sahip olmadığını, bütün bedensel ve nefsi güçlerin ölüden ayrılıp gittiğini aklınızla değerlendirip kavradığınız halde, sırf kalbiniz bu hususu kabullenmediği ve aklınıza teslim olmadığı için bir tek gece olsun bir cesetle aynı odada kalamazsınız. Ama kalp akla teslim olur da cesedin durumunu kabullenecek olursa, bu iş size çok kolay gelecektir. Nitekim birkaç girişimden sonra kalbiniz tatmin olur olmaz ölüden hiç korkmamaya başlarsınız.
Anlaşıldığı üzere kalbin hazzı olan teslimiyet, aklın hazzı olan ilimden başka bir şeydir. Çünkü bazen kişi yaratıcıyı, O'nun birliğini, ahreti ve diğer hak inançları akli delillerle ispatlar ama buna rağmen ona iman etmez. Bu durumda söz konusu kişi mümin kabul edilmez. Tersine ya kafirlerden sayılır ya da münafık ve müşriklerden. Ner yazık ki, bugün gönül gözümüz görmüyor, ilahi bir basirete / görme gücüne sahip değiliz. Tabii var olan gözlerimizle de olayı kavrayamıyoruz. Ama sırların açığa çıktığı, İlahi egemenliğinin açıkça görüldüğü ve hakikatin boy gösterdiği gün, gerçekte Allah'a iman etmemiş olduğumuz ve akli yargının iman ile hiçbir ilgisinin olmadığını çok açık bir şekilde görüp idrak edeceksinz. Yani hakikati akıl kalemiyle, gönlün pak ve saf levhasına nakşetmedikçe, insan gerçekten Allah'ın vahdaniyetine iman etmiş sayılmaz.
Rabbimizin huzuruna açık bir alınla çıkmak istiyorsak amellerimizi yalnız Allah’a has kılarak kulluk görevlerimizde hiç kimseyi Rabbimize ortak koşmamamız gerekir.
De ki; "Ben de tıpkı sizin gibi bir insanım, yalnız bana vahiy yolu ile ilahınızın tek Allah olduğu bildiriliyor. Buna göre kim açık alınla Rabb'inin huzuruna çıkmayı istiyorsa, iyi ameller işlesin ve kulluk görevlerinde hiç kimseyi Rabb'ine ortak koşmasın. " (Kehf-110)
O halde eğer kalbinizde ikiyüzlülükten bir eser görürseniz, bilin ki aklınız kalbinize teslim olmamış ve kalbinize iman nuru yansımamıştır. Gerçekte siz bu dünyada Allah’ı değil başkalarını etken kabul ediyorsunuz. Dolayısıyla da münafıklar, müşrikler veya kafirler gurubuna dahilsiniz. İçinde bulunduğumuz bu durum ikili bir pozisyondur. Başkalarına karşı farklı görünmedir. Başkalarına karşı olduğumuz gibi değil de onların hoşlanacağı gibi görünme durumudur. Ama kendi içimizde hep başka birisiyiz ve bu durumun bilinmesini de istemiyoruz. İnşaallah bu yol üzerinde yürümekten vazgeçeriz. Çünkü her şeyi bilen Rabbimizin huzurunda gerçek yüzümüzle sorguya çekileceğiz. İnşaallah Allah hepimizi affeder. Her şeyiniz yalnız Allah için olsun.
Selam ve dua ile …
Hikmet ERTÜRK
Bağlantıları yalnızca kayıtlı kullanıcılar görebilir! Hemen kayıt olun veya hesabınıza giriş yapın!
Site Editörü
Bağlantıları yalnızca kayıtlı kullanıcılar görebilir! Hemen kayıt olun veya hesabınıza giriş yapın!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız