islamirc.net

islamirc.net: Forums


islamirc.net :: Başlığı Görüntüle - Kanlı Bir Tarih Yazıldı: Kulak Verin Haykırışlarıma
 
 

Kanlı Bir Tarih Yazıldı: Kulak Verin Haykırışlarıma



 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    islamirc.net Forum Ana Sayfası -> İslam Alimleri (İz Bırakanlar İslam Önderleri)
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
ummugulsum
Bağımlı
Bağımlı

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 31 Ocak 2006
Mesajlar: 277
Nerden: ankara
Teşekkür sayısı: 1
Kendisine 3 tşk.edildi



MesajTarih: Sal Arl 25, 2007 12:17 pm    Mesaj konusu: Kanlı Bir Tarih Yazıldı: Kulak Verin Haykırışlarıma Alıntıyla Cevap Ver

Kanlı Bir Tarih Yazıldı: Kulak Verin Haykırışlarıma



Sıkıntılı anlar geçiriyordum son birkaç gündür. Korkulu kabuslarla uyanıyordum gelen her yeni günde. “Nedir bu ya Rabbi! Neler oluyor bana” diye çırpınıyordum. Bekliyordum; hissediyordum… Bir felaket gibi çökecek kara bulutlar üstüme. Ben zor günlerin huzursuzluğunu yaşıyordum adeta. Her şeyden şüphelenir, gelen geçenin sözlerine kulak kabartır oldum … Ve, o kahrolası haberi duydum mel’unların ağzından! “Şimdi ben ne yapacağım” diye yedim bitirdim kendimi her an. Ama olmadı!.. Seyirci olmaktan öte bir şey yapamadım ki…


Kerbelayım ben!.. Gözleri yaşlı, yüreği kanlı. Onarılmaz günahların gerçekliğini barındırıyorum içimde. Bir yiğide, bir sevgiliye, bir Muhammed torununa yapılan vahşeti hatırlıyorum her an yüreğimde. Dün gibi taze, bugün gibi yepyeni benim acım. Hiç unutmadım ki!...

Bir avuçtular yanıma geldiklerinde. Önde, heybeti ve mağrur endamıyla dik duruyordu Hüseyin. “Canım sana feda olsun, ne işin var buralarda. Sana kıyacaklar, Ali’nin oğluna el uzatacaklar. Neslinin kökünü kurutmak için uğraşacaklar!.. Git buradan!.. Git buradan!” demek istedim, ama o haykırışlarımı duymadı. Çocuklarını, sevdiklerini ve kendisine tabi olanları aldı karşısına. Merhamet bakışlarıyla kucakladı onları. Başlarına gelecekleri bilebile, ölüme, Rablerine koşan bu canları bastı bağrına.

Duymadı sanıyordum haykırışlarımı. “Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda, ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa, ölmeyi seçiyorum” dedi bana. Utandım, kızardım…

Suyunu kesmişti alçaklar ALLAH sevdalılarının. Yemeden- içmeden kesip, ölüme mahkum etmişlerdi onları. Dudaklarının kuruması, susuzluktan yüreklerinin yanması değil, Müslümanların ihanetleri, sözlerinin ardında durmamaları kahretmişti onları. Sabırla, hasretle bekliyorlardı Rablerine kavuşmayı…

İmam, çadırların birbirine yakın kurulmasını istemişti. Zeynep, çadırında hasta Zeynelabidin’le ilgilenirken, Onun çadırında konuşmasını duyuyordu.

“Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.” diyordu. Zeynep ve Zeynelabidin hıçkırıklarını içine gömdü. Olmadı... Zeynep hıçkırıklarını salıverip koştu, başını kardeşinin göğsüne yasladı. ‘Dedem, babam, annem, abim… Hepsi gittiler. Sen de gidersen bu dünyanın kahrını nasıl çekerim, nasıl dayanırım bu acıya’ diyerek daha da sarıldı biricik kardeşine.

Sabahın ilk ışıklarıyla başladı kahrolası çarpışma. Tüm gözler onu arıyordu. Tek tek yere yığılıyordu tarihin unutulmaz erleri. Gözleri, kendilerine el sallayan peygamberlerine kilitli, gülümseyerek veda ediyorlardı dünyaya. Hüseyin kanla kaplanmış bedenine baktı. Bir an önce kavuşmak istiyordu Rabbine. Rabbi’de onu çağırıyordu işte.

Eyy elleri kırılası Malik. Cehenneme sığmayasın inşALLAH! Nasıl kıydın O Ali’nin evladına, canına, kanına! Acımadın mı Fatma’nın karalar bağlamasına. Kerbelayım ben, yanıyor içim alev alev… Ardından başkaları indirdi darbelerini insafsızca. Başını parçaladılar kılıç darbeleriyle. Zalimin gözü doymuyordu. Bir başkası kalbine sapladı hançerini… Gözleri kapalı sabrediyordu Hüseyin!.. Elini yüzüne götürdü, kana bulanmıştı elleri. O anda bir ses yükseldi göklere. Sağır etti kulakları. Cebrail geliyordu uzaklardan kanat çırparak… Yaralarını sıvazladı kanatlarıyla. Yer gök inledi, ben sarsıldım. Gözlerini açıp karşıya bakıyordu Hüseyin. Kanlı yanaklarında güller açıyordu şimdi.

Dedesi geliyordu yanına. Yiğitler yiğidi Ali duruyordu ardında. Fatıma da vardı arkalarında. Ağıtları gökleri inletiyordu. Nasıl kıydılar o masuma. Anasının kuzusuna. Hep birlikte Onu yanlarına almak için düşmüşlerdi Kerbela yoluna. Uzattı Fatıma ellerini oğluna, biricik evladına… Huzurluydu Hüseyin, mutluydu gördükleri karşısında. Dedesinin, abisinin, babasının, annesinin özlemi yakıyordu kaç zamandır yüreğini. Şimdi onlarla gidecekti Rabbinin yanına. Bir darbe daha indi cellat eliyle boynuna. Gökler kan ağladı, karalar bağladı. Dehşetle kanat çırptı Cebrail!..

Zalim ürktü, lal oldu her dil. Eller tutuldu, kollar kırıldı. Göklerin kanlı gözyaşlarıyla yıkandı Kerbela! Kan kokuyor burnuma, sel olup akıyor her karışımda. Kurban olayım sana ey can! Zeynep nasıl dayanır bu ayrılığa… Sabırla kıpırdadı dudakları. Kevser suyuyla ıslatıyordu Fatıma… “Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, alın artık canımı! Acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!” diyordu son nefesinde Hüseyin!..

Bağrımdan koparıp aldılar Hüseyin’i. Ölümden beter eden ağıtlarla koştu geldi Zeynep yanına. Hüseynin kanlı yüzüne sürdü yüzünü. Ahdediyordu, zalimin yanına bırakmayacaktı yaptıklarını. Peygamber torununa yaptıklarını şikayet edecekti Rabbine. Suratlarına şiddetli bir tokat gibi indirecekti kanlı Kerbela’nın susuz saatlerini…

Zulüm bitmiyordu zalimin eteğinde. Ömer b.Sad. çıplak develere bindiriyordu kadınları ve çocukları. İşkencenin dozu yoktu körelmiş kalplerinde. Bu şekilde götürüyorlardı ‘esirleri!’ Küfeye… Herkes Kerbela’yı konuşuyordu bildiğince. Kervanın içler acısı halini gören gözyaşlarına boğuluyordu sessizce.

“Zeynebim ben. Son peygamberin torunu, İmamların İmamı Ali’nin kızı, Hüseynin son nefesiyim ben. Yüce ALLAH'a hamd-ü sena, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beytinin pak ruhlarına selam olsun! Ey Kûfe halkı! Ey hilekar ve düzenbazlar! Ey Mektup yazarak bizi davet edenler! Siz bizi buraya çağırdınız ve biz gelince hak dininizi ayaklar altına aldınız ve düşmanlarımızla anlaştınız. Şimdiyse görüyorum ki, bizim başımıza gelenlere ağlıyorsunuz. Halbuki bu büyük musibeti kendi elinizle hazırladınız. Hayır ağlamayın! Boşuna akıttığınız gözyaşlarınızla Hüseynin kemiklerini sızlatmayın.

Çünkü bize verdiğiniz ahdinizi bozdunuz. …Şimdiyse utanmadan bizim musibetimize ağlıyorsunuz. ALLAH’a and olsun ki kendi halinize ağlamalısınız. … Bu kötü amelinizin karşılığında her kesin yanında rezil ve rüsva olacaksınız. Ahirette ise, azab ve kısas sizi beklemektedir..."

Bu sözler iyice perişan ediyordu Küfe halkını. Kendilerini bekleyen acı sonun dehşetiyle sarsılıyordu Küfe’nin her bir karışı. Utançla, acıyla kıvranıyorlardı, ehlibeytin gülü Zeynep’in balyoz gibi inen sözlerinin karşısında.

Ali’nin gözbebekleri, sevdikleri, itile kakıla götürülüyordu mel’unların mel’unu Yezidin huzuruna. Açlık, susuzluk ve yorgunluk perişan etmişti masumları. Ateşi olacak o şaşaanın içinde kibirle kurulmuştu Yezid. Esirlerin başını çeken Zeynep ve Zeynelabidin’i süzdü sarhoş ve iğrenç kanlı gözleriyle. Zaman daha onlara neler gösterecekti. Çok iyi biliyor ve tetikte bekliyordu Zeynep. Hasmını parçalamaya hazır bir kaplan gibi. Varlığıyla güç oluyor, kuvvet oluyordu yanındaki zavallı kadınlara ve çocuklara. İyi ki vardın Zeynep!. Sen olmasaydın… Sen olmasaydın bilir miydi insanlar Hüseyne yapılanları? Anlarlar mıydı Hüseyne ve Müslümanlara zulmedildiğini, kanlı dişlerinden akan salyaların pisliğini!...

Ama hala usanmıyordu katiller kötülük saçmaktan. Şimdi de peygamber evlatlarını cariye yapmak istiyorlardı kendilerine. Bırakır mıydı Zeynep, izin verir miydi buna? Rabbini şahit göstererek rezil etmez miydi katilleri cümle aleme... Hüseynin kızı Fatıma’yı, kendine isteyen bir lanetlinin üzerine dehşetli bakışlarını fırlattı Zeynep. Yezide haddini bildirme vaktiydi bu vakit.

“… Ey Yezid! Zannediyorsun ki bize yeri ve göğü daraltmışsın ve bizi esir ederek şehirlerde dolaştırmakla ALLAH katında aziz ve saygın olmuşsun? Çok ahmakça bir düşünce içindesin. Bu insanlık dışı hareketin ne sana izzet ve büyüklük kazandırır ne de ALLAH katında bizim makam, derece ve yakınlığımızı azaltabilir… Yaptığın çirkin amelinden dolayı çok gururlanıyorsun ve zannediyorsun ki bütün mutluluk ve saadeti elde etmiş, bütün dünya senin olmuştur. Biraz kendine gel, cehalet ve sapıklıktan isyan eden serkeş nefsinin inadını bırak. Ağır ol... Acaba bu adalet midir ki, senin ailen ve hizmetçilerin perde arkasında olsunlar da, Resulullah'm kızları esir edilip, erkekleri yanlarında olmadığı halde şehirlerde dolaştırılarak teşhir edilsin…”

Gözleriyle Yezide sarayını dar ediyordu. Aldığı her nefeste, zalimin zulmünü bir tokat gibi suratlarına çarpmaya devam ediyordu.

“Ey büyük ALLAH’ım! Bizim hakkımızı al. Bize zulmeden, zalimlerden bizim intikamımızı al ve bizim erkeklerimizi öldürerek kanımızı akıtanlara gazabını gönder… Ey Muaviye'nin oğlu! Yakında göreceksin ki asıl bedbaht, kimsesiz kimdir ve kim kötü bir akıbete sahiptir. Ben seni muhatap alacak kadar insan görmüyorum. Şu anda söylediklerim serzeniş ve kınamadan ibarettir. Sen elini bizim kanımıza bulaştırıp kahraman erkeklerimizin pak bedenlerini yerde bıraktın. Şimdi bizim esaretimizi ganimet saydınız. Fazla geçmeden bu kötü işi yapanlar bunun bedelini ödeyeceklerdir. ALLAH kendi kullarına zulüm ve eziyet etmez....”

Bu sözlerden sonra, cesaret edebilir miydi Yezid peygamber torunlarını cariye almaya veya vermeye. Canı sıkılarak, içi daraltarak vazgeçmişti bu niyetlerden.

Yaşına, yorgunluğuna, evlatlarını, sevdiklerini, kardeşini yitirmenin acısına rağmen başı dik, Fatıma kızına layık bir şekilde haykırıyordu dünyaya Zeynep. O konuşurken yer, gök ve arasında ne varsa saf durup onu dinliyordu adeta. Hüzünle, gözyaşıyla ve utançla…

Hüseynin son sözüyüm diyordu Zeynep. O Rabbi için kıyam etti, dünyaya ilan etmek de bana düştü buyuruyordu. Canımız sana feda olsun ey Zeynep! Sen zulme susanlara, zalime boyun eğenlere, hakkı haykırmaktan korkanlara, en iyi şekilde anlattın durumlarını ve örnek bir Müslüman oldun.

Ey Zeynep!... ALLAH’a andolsun ki, tarihe kanla yazılan bu kıyam, can bedende oldukça unutulmayacak, gücüm, sözüm ve ömrüm yettikçe zalimin zulmüne boğun eğmeyecektir. Ben Kerbelayım!... Yüreğim yanıyor, onların susuzluktan ciğerlerinin kavrulması gibi. Seninle birlikte gelmemiş ve yaşadıklarını görememiş olsam da, ben de biliyorum senin ve beraberindekilerin çektiklerini… Hüseynin kanının izleri var hala sakalımda. Affet beni! Benim koynumda tükettiler kardeşini…

Selam ve dua ile.

Fatma Gülbahar Mağat

"ŞEHADETİ SAADET BİLEN DAVALAR ASLA YOK OLMAZ"
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mekteb-i Mülkiye
Moderator
Moderator

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 20 Ocak 2007
Mesajlar: 992

Teşekkür sayısı: 51
Kendisine 84 tşk.edildi



MesajTarih: Sal Arl 25, 2007 7:00 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ühü

Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    islamirc.net Forum Ana Sayfası -> İslam Alimleri (İz Bırakanlar İslam Önderleri) Tüm saatler GMT + 3 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


 
Copyright © 2005 PHP-Nuke. PHP-Nuke is a free software released under the GNU/GPL
Forumtags