islamirc.net

islamirc.net: Forums


islamirc.net :: Başlığı Görüntüle - Bir AYET Bir TEFSİR
 
 

Bir AYET Bir TEFSİR



 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    islamirc.net Forum Ana Sayfası -> Kur'an'dan Ayetler
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Pts Nis 16, 2007 2:50 pm    Mesaj konusu: Bir AYET Bir TEFSİR Alıntıyla Cevap Ver

Fatiha Suresi 1. Ayet


1. Rahman ve rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım».

1. Bu âyet-i kerime, Besmele-i Şerife adını alan, kâinatın yaratıcısı Yüce Allah'ın üç mukaddes ismini içeren, her okunacak ve yapılacak mühim ve meşru bir şeye teberrüken kendisiyle başlanılması muvaffakiyete vesîle olan bir âyettir. İşte Fatiha Sûresini okuyacak bir kimse bu besmele-i şerifeyi okuyunca: (Rahman ve rahim olan Allah Teâlâ'nın mübarek adıyla) bu sûreyi okumaya başladım, demiş ve bu mukaddes isimler ile bereket isteğinde bulunmuş, bununla Cenab'ı Haktan yardım dilemiş olur. Ne mukaddes, ne mübarek bir ayeti kerime!

Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri

yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Pts Nis 16, 2007 2:52 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kehf Suresi 23. Ayet


23. Ve bir şey hakkında: Ben bunu elbette ki, yarın yapacağım deme.

23. Bu mübarek âyetler, her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı Hak'kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf in mağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ'nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resulüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki, insan ölür veya bir mania karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.

§ Rivayete göre Yahudilerin teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamber efendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve Zülkarneyn'e dair malûmat istemişler. Pesûl-i Ekrem de "onlara dair size yarın haber veririm" diye buyurmuş. İnşAllah dememiş, bunun üzerine on beş gün veya kırk gün ilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.

Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri


yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Pts Nis 16, 2007 2:54 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Kaf Suresi 16. Ayet

16. Ve and olsun ki, biz insanı yarattık ve ona nefsinin ne vesvese verdiğini de biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.


16. Bu mübarek âyetler de haşr ve neşrin vuk'u bulacağına dâir diğer bir çeşit delil bulunuyor. Yüce Yaratıcının kullarına manevî yakınlık itibariyle ne kadar yakin olduğunu edebî bir üslupla beyân buyuruyor, bütün insanların herhalde öleceklerini ve yeniden sür'a üfrülmekle hayata ereceklerini ve her şahsın bütün yaptıklarını, söylediklerini meleklerin tesbit ettiklerini ihtar ediyor. Ve nihayet inkarcıların vesâirenin gafletleri giderilerek gerçek durumdan pek kat'î şekilde haberdar olacaklarına şöylece işaret buyurulmaktadır. (ve and olsun ki,) Kesin bir durumdur ki: (biz insanı yarattık) Öyle bir yaratılış hârikasını yoktan var ettik (ve ona nefsinin ve vesvese verdiğini de biliriz.) onun hayır ve şer adına neler düşündüğüne de ve onun başkalarınca bilinmeyen gizlice hâllerini de biz hakkıyla bilmekteyiz (ve biz ona) o insana (şâh damarından daha yakınız) yâni; İnsanlardan hangi birinin varlığına, bütün hâl ve fiillerine, bütün maziye, hâle ve istikbâle âid mâruz kaldığı ve kalacağı hayatî durumlarına ilm ve müşahede itibariyle onun pek mühim ve kendisine pek yakın olan şâh damarlarından daha yakın bulunuyoruz. Çünkü damarlarda et parçalariyle kaplanmış sahibinden bir derece uzakça bulunmuştur, onun duygularına, kuruntularına vakıf değildir. Allah Teâlâ ise kullarını kendisi yaratmıştır, onların bütün fiillerini ve sözlerini o kullarından daha fazla bilmektedir, hiçbir kulun bir hareketi, bir düşüncesi Allah'ın ilmi dışında kalamaz.

Bilinmektedir ki: Allah Teâlâ, mahlûkatına benzemekten, mahlûkat gibi bir mekâna muhtaç olmaktan, mahlûkat gibi cismen, maddeten bir yere yakin veya bir yerden uzak bulunmadan ve herhangi bir mahlûkunun bedenine girmekten hâşâ münezzehtir. O Yüce Yaratıcı, bütün bu kâinatı yoktan var etmiş, bu kâinattan evvel yine mekâna ve zamana muhtaç bulunmaksızın var bulunmuştur. Binaenaleyh o Yüce Yaratıcının yakınlığından maksat, onların bütün varlıklarını, bütün amel ve fiillerini kendilerinden daha fazla bilip onların varlıklarını takdir ve icâd buyurmuş olduğunu edebî bir üslûpla tasvir ve ifâdeden ibarettir.

Evet.. O kerem sahibi mabudumuz, bizlere yaratıcılığı, lûtf ve ihsanı ve bütün davranışlarımıza olan ezelî ilmi itibariyle bizden daha yakındır. Ne yazık ki: Biz bu hakikati gerektiği şekilde takdir edemiyoruz. O Yüce Yaratıcımızın manevî yakınlığına lâyık olabilmek için üzerimize düşen kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirmeye çalışamıyoruz.

Evet.. Dost, hakiki sevgili, bana benden daha yakındır. Bu ise pek enteresandır ki: Ben ondan uzak bulunmaktayım. O Kerem Sahibi Mabudumuz cümlemizi gafletten uyandırsın, âmin...


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri

yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Pts Nis 16, 2007 2:56 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Enam Suresi 32. Ayet

32. Ve dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden -oyalanmadan-başka bir şey değil. Ve elbette âhiret yurdu takva sahipleri için hayırlıdır. -Buna- akıl erdiremez misiniz?

32. Ey dünya hayatından başka hayat olmadığını iddia eden gafiller!. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. (Ve dünya hayatı) ise o âhiret hayatına kıyasla (bir oyundan) insanı fâideli şeylerden meşgul eden bir oyuncaktan ve (bir lehüvden = oyalamadan) insanı ciddiyetten ayırıp şakaya, latîf eye düşüren ehemmiyetsiz bir şeyden (başka bir şey değil) dir. Âhiret hayatı ise böyle midir?. Elbette değildir (ve elbette âhiret yurdu) daimî bir hayatın yeri olan bir sonsuzluk alanı, dünyada iken (takva sahibi olanlar) küfr ve günahtan kaçınmış olanlar (için hayırlıdır.) çünki o âhiret yurdu, o takva sahipleri için cennetlerden, ebedî nimetlerden ibarettir. (-Buna- akıl erdiremez misiniz?.) Ey inkarcılar!. Siz de küfr ve isyandan kaçınınız ki, gelecekte öyle nimetlere kavuşabilesiniz. Gerçekten de dünya hayatı da kötüye kullanılmadığı takdirde bir nimettir. Zira insan, bu hayattan istifâde ederek üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirirse bu sayede âhiret hayatını temin etmiş, öyle dünya nimetleri gibi geçici olmayan ebedi, eşsiz nimetlere aday olmuş olur. Fakat dünya hayâtını kötüye kullananlar için bu fani hayat, bir uyku ve hayal gibi feçip gider, sahibinin ebedi âlemde zarar ve ziyana uğramasına sebep olmuş olur. Dünyaya prestiş eyleyenler. Nadim olacaklar en nihayet Bir fâlde bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri

yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Sal May 01, 2007 2:34 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bakara Suresi 155. Ayet

155. VAllahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile imtahan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.

155. Bu âyeti kerime hakikî mü'minlerin bir hikmete binaen bâzı hoş görmeyecekleri hallere mâruz kalacaklarını ve o zaman Cenab'ı Hakkın takdirine teslimiyet gösterip teselli olacaklarını mükâfat elde edeceklerini gösteriyor. Şöyle ki: Ey ümmeti Muhammed (Bir olan Yüce Zatıma andolsun ki, biz sizleri elbette biraz korku ile) düşman endişesi ile (biraz açlık ile) kıtlık ve pahalılık ile (mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile) bunların helâkiyle, ölmesi, öldürülmesi, ihtiyar ve hasta olması ile, gelişip artmayıp zayi bulunması ile (imtihan edeceğiz.) Bu takdiri ilâhiye hanginizin razı, sabırlı olup olmadığını meydana çıkaracağız. Rasûlüm!... Sen de şu kendilerine gelen bu gibi musibetlere karşı (sabredenleri müjdele) Onlar bu yüzden ne büyük mükâfatlara nail olacaklardır.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri


yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Sal May 01, 2007 2:48 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Nahl Suresi 61. Ayet


61. Ve eğer Allah Teâlâ insanları zulümleri sebebiyle cezalandıracak olsa idi yeryüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir zamana kadar erteliyor. Onların ecelleri geldiği vakit ise onlar ne bir saat geri kalabilirler, ve ne de öne geçebilirler.

61. Bu mübarek âyetler, azabı hak edenlerin deral azaba uğramamalarının hikmetine işaret ediyor, belirlenen zamanı gelince derhal hayattan mahrum kalacaklarını bildiriyor. Allah'ın şanına lâyık olmayan şeyleri Cenab-ı Hak'ka isnat etmek cüretinde bulunanların o bâtıl itikatlarından dolayı nasıl bir azaba uğrayacaklarını ihtar ediyor. Son Peygamber Hz. Muhammed'e teselli için ondan evvelki ümmetlerin durumlarını ve Kur'an-ı Kerim'in inişindeki fa ideleri, gayeleri beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem sahibi Yaratıcı insanlık hakkında, lütuf ve rahmetini göstermek ve insanların hareketlerini düzeltebilmeleri için kendilerine bir mühlet ihsan buyurmaktadır. (Ve eğer Allah Teâlâ), böyle bir lütufta bulunmayıp (insanları zulümleri sebebiyle) küfürleri, isyanları yüzünden (cezalandıracak olsa idi) hepsini de derhal yaşamaktan mahrum bırakırdı. (Yer yüzünde hiç bir canlı bırakmazdı) hepsi de o zalimlerin uğursuzlukları yüzünden helak olur giderlerdi. (Fakat onları) Cenab-ı Hak lütuf ve Keremi ile (takdir edilen bir zamana kadar) takdir buyurmuş olduğu ecellernin sonuna, ömürlerinin nihayetine kadar (tehir eder) onlara mühlet vermiş olur (onların ecelleri geldiği vakit ise) artık onlar ecellerini (ne bir saat geriletebilirler) bir dakika daha olsun yaşıyamazlar (ve ne de öne geçebilirler) daha ecelleri gelmeden bir saniye bile evvel ölüp gidemezler, ömürlerini kısalmaya kadir olamazlar. Binaenaleyh insanlar bunu düşünmelidirler, daha hayatta iken kaybedileni kazanmaya çalışmadırlar, hallerini güzelce ıslah edip kendilerini istikbalin müthiş azaplarına uğratmış olmamalıdırlar.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri


yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Sal May 01, 2007 3:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

بســـم الله الرحمن الرحيم

لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ



A'raf Suresi 41 Ateşten Döşekler

41 - Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.


Allah (c.c), önceki ayette suç işlemeyi adet edinen, Allah (c.c)’a iftira eden, O’na şirk koşan, insanlara haksızlık yapan kafirlerin cennete asla giremeyeceklerini bildirmişti.

Bu ayette ise kafirlerin cehennemde barınacağı yer hakkında detaylı bilgi vermekte ve iyice idrak edebilmemiz için hallerini gözümüzün önünde adeta canlandırmaktadır.

“Onlar için cehennemden bir döşek ve üstlerinde de (ateşten) örtüler vardır.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın yaratıcı, emir verici ve ibadete layık tek ilah olduğunu, gönderdiği nebilerinin doğruluğunu, ahiret ve hesap gününün varlığını isbat eden ve ayetlerini yalanlayan, bu ayetlerin hükümlerini hayatlarının her yönünde uygulamaya yanaşmayanlara böyle yapmalarına karşılık olarak ahiret gününde, üzerinde yatacakları cehennem ateşin-den bir döşek ve üzerlerine örtecekleri yine cehennem ateşinden örtüler verilecek, böylece cehennem ateşi her taraflarını kaplayacaktır.”

Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak başka ayetlerde şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki o, onların üzerine kilitlenecektir.” (Hümeze: 8)

“Muhakkak ki cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır.” (Tevbe: 49)

“Onların üstlerinde ateşten tabakalar vardır. Altlarında da (ateşten) tabakalar vardır. İşte böylece Allah, onunla kullarını korkutur. Ey kullarım, korkun!” (Zümer: 16)

“Zalimleri işte böyle cezalandırırız.”

Allah (c.c), ayetin bu kısmında şöyle buyurmaktadır:

“İşte böyle bir cezayı ancak Allah’a şirk koşanlara, kötü ameller işleyerek kendi nefsine ve haklarına tecavüz ederek insanlara zulmedenlere veririz.”

Bu ayette geçen “zalimler”den kasıt; Allah’ın ayetlerini yalanlayan, onları hayatlarına uygulamaya yanaşmayan kafirlerdir.


yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Sal May 01, 2007 3:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Nisa Suresi 31. Ayet

31. Eğer size yasaklanan şeylerin büyüklerinden kaçınırsanız siz-den kabahatlerinizi kefâretlendiririz ve sizleri bir değerli mahalle girdiririz.

31. (Eğer) Ey müminler!. Siz (size yasaklanan şeylerin) kebâir denilen (büyüklerinden kaçınır) Allah Teâlâ'dan korkar, onun yasaklamasından dolayı o günahları işlemezseniz Allah Teâlâ (sizden) meydana gelip sağair adıyla anılan küçük (kabahatlerinizi kefâretlendirir) yapacağınız ibadetler günahlarınızın kefaretine vesile olur, bu sayede af edilirsiniz, günahlarınız örtülür, (ve sizleri bir değerli mahalle) yani cennete (girdirir) sizleri orada lütf ve keremine nail buyurur. Artık harekâtınızı ona göre tanzim ediniz...

§ Kebâir denilen günahlardan maksat, yapanlar hakkında Allah'ın kitabı ile veya peygamberin sünneti ile şiddetli tehdit bulunan yasak şeylerdir. Bunların haram oldukları böyle birer kesin delil ile sabit bulunmuştur. Meselâ: Haksız yere adam öldürme, başkasının hukukuna tecâvüz, iffetli bir hatuna zina isnadı, yalan yere şahitlik, yalan yere yemin ile başkasının hakkına müdahale, yetimlerin mallarını haksız yere yemek, içki içmek, zina, oğlancılık, kumar, faiz, cihattan kaçmak, namaz, oruç gibi farizeleri terk, rüşvet almak kebairden (büyük günahlardan) bulunmuşlardır. Binaenaleyh bunlardan son derece sakınmak gerekir. Sağair denilen günahları da kasden yapmayıp onlardan da kaçınmalıdır ki, onlara devam da insanı büyük günahlara sokmuş olabilir. Bütün hallerde Cenab'ı Hak'kın korumasına iltica ederiz.

Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri

yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Sal May 01, 2007 3:16 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Nur Suresi 31. Ayet


31. Ve mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler ve ziynetlerini açmasınlar, onlardan her zahir olanı müstesna ve baş örtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar ve ziynetlerini açıvermesinler. Ancak kocalarına veyahut kendi babalarına veya kocalarının babalarına veya kendi oğullarına ve kocalarının oğullarına veya kendi kardeşlerine veya kendi kardeşlerinin oğullarına veya kendi kız kardeşlerinin oğullarına veyahut kendi kadınlarına veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelelerine veyahut erkeklikten kesilmiş hizmetçilerine veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan çocuklara -karşı açıverilmesi- müstesna. Ve ziynetlerinden gizledikleri bilinsin diye ayaklarını da birbirine vurmasınlar ve cümleten Allah'a tövbe ediniz, ey müminleri. Tâki kurtuluşa erebilesiniz.

31. (Ve) Ey yüce Peygamber!. Ümmetinden olan (mümin kadılara da söyle) ilâhi emri tebliğ et ki, onlar da (gözlerini sakınsınlar) kendilerine bakmaları helâl olmayan şeylere bakmaktan geri dursunlar, gözlerini men eylesinler (ve avret mahallerini muhafaza etsinler) açmayıp örtsünler, gayri meşru eğilimlere meydan vermesinler (ve ziynetlerini açmasınlar) ziynet yerlerini namahrem olanlara göstermesinler, ziynet yenlerindeki küpe, gerdanlık, bilezik gibi şeyleri de ecnebilere karşı açık bulundurmaktan sakınsınlar. Çünkü bunlara bakmak, bir fitneye sebep olabilir, (onlardan) o ziynetlerden (zahir olanı müstesna) onların kendilerini örtmek mümkün olamayacak bir vaziyette görülmeleri, bir mazerete dayanmış olduğundan caiz bulunmuştur. Parmaktaki yüzüğün, eldeki kınanın, boyanın görünmesi gibi. Bunları saklamak, güç olduğu için bunların görünmesi herhalde memnu değildir. Bununla beraber mümkün olduğu kadar örtülmesi daha iyidir, (ve) İslâm kadınları (başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar) çarşaflarını başları üzerine örtsünler. Gahiliyet zamanında kadınlar, başörtülerini arkalarına salıvererek gerdanlıklarını diğer ziynetlerini ona buna gösterirlerdi, böyle bir vaziyet ise Islâmi terbiyeye aykırı olduğundan yasaklanmıştır, (ve ziynetlerini açıvermesinler) yani: Yüzlerinden ve ellerinden başka gerek namazda ve gerek yabancılara karşı açık bulundurulması caiz olmayan azalarını ziynet mahallerini başkalarına göstermesinler (ancak) bunların kendilerine gösterilmesi caiz. olan kimseler vardır. Onlara gösterilebilir. İşte onlar şöylece beyan buyuruluyor: (kocalarına veyahut kendi babalarına) babalarının ve analarının

babaları, dedeleri de bu cümledendir, (veya kocalarının babalarına) gösterebilirler, (veya kendi oğullarına) torunlarına (veya kocalarının oğullarına) veya torunlarına, yani üvey evlât ve torunlara (veya kendi kardeşlerine veya kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına) bunların da oğullarına gösterebilirler. Bunların arasında zaruri olarak görüşme bulunduğu, fitne korkusu pek az olduğundan aralarında böyle bir müsaade geçerlidir. Amucalara, dayılara karşı görünmek de caizdir. Bununla beraber ziynet mahallerini bunlara karşı açık bulundurmamak daha iyidir. Tâki, kendi oğullarına tanıtmalarına bir sebebiyet verilmiş olmasın, (veyahut) bu ziynetleri (kendi kadınlarına) yani: Kendilerine sohbet ve hizmette bulunan hür, mümin kadınlara (veya kendi ellerinin sahip olduğu cariyelerine) göstermeleri de caizdir. Kâfir olan kadınlar, manen erkek mesabesindedirler, binaenaleyh onların yanlarında müslüman kadınların elbiselerini seyunarak bütün ziynetlerini onalara göstermeleri uygun değildir. Çünkü bunları kendi erkekleri yanında söylemekten çekinmezler. Bir kadının erkek olan kölesi ise bir ecnebi erkek hükmünde olduğundan ona karşı ziynet mahallerini açık bulundurmaması lâzımdır. Kendisiyle fetva verilmiş olan görüş budur. Meğer ki, o köle, çok yaşlı biri olsun, (veyahut) o ziynet mahalleri (erkeklikten kesilmiş) kadınlara ihtiyaçları kalmamış, ihtiyar (hizmetçilerine) gösterilsin (veya kadınların avret mahallerine muttali olmayan) şehvet çağına ulaşmamış bulunan (çocuklara) karşı açıverilsin, bunlar da müstesnadır, bunlara karşı açıverilmesi caizdir. Ancak göbekten diz kapaklarına kadar olan mahallerini kocalarından başka hiç bir kimseye açı vermemeleri lâzımdır, (ve) müslüman kadınları (ziynetlerinden gizledikleri) şeyler (bilinsin diye ayaklarını birbirine vurmasınlar) yani: Ayaklarında halhallar bulunduğunu başkalarına bildirmek için ayaklarını birbirine çarpıp durmasınlar, çünkü bu, erkeklerin nazarı dikkatini çeker, kendilerine karşı gayrı meşru bir arzu uyandırır. Cahiliyet zamanında böyle yapan kadınlar bulunmakta idi. İslâmiyet ise bunu yasaklamıştır. Böyle şüpheleri davet eden İslâm temizliğine aykırı olan hareketlerden kaçınmak lâzımdır. Ahlâki fazilet bu şekilde tecelli eder. Bir zaruret hali de müstesnadır. Meselâ: Kesin bir zarurete binaen bu yasak azalara doktorun tedavi için bakması, veya bir boğulmakta veya yanmakta olan bir kadını kurtarmak için yasak azalarına bakılması, veya zina hâdisesine şahitlik edilebilmesi için bakılmış olması caizdir. Bu, bir hayata maddî ve manevî hizmet demektir, (ve) ey müslümanlar zümresi!, (toptan Allah'a tövbe ediniz) daima Cenab-ı Hak'tan af ve mağfiret talebinde bulununuz. Çünkü insanlardan insanlık hali bazı kusurların, caiz olmayan temayüllerin, bakışların vukuu mümkündür, vâkidir. Artık daima uyanık bulunmalıdır, kusurlardan dolayı tövbe istiğfar etmelidir. (Ey müminleri.) Böyle Cenab-ı Hak'kın emrettiği şekilde hareket ediniz (tâki) bununla (kurtuluşa erebilesiniz) sizin dünyada da, ahirette de selâmet ve saadetiniz ancak bu sayede temin edilmiş olur. Evet.. Bir insan cemiyyetinin güzelce devamı, hayat intizamı, hakiki bir hürriyet içinde yaşaması, bir takım ahlâki olmayan temayüllerden, lakırdılardan, töhmetlerden korunması ve saadeti uhrevîyeye kavuşması ancak bu gibi pek mühim ve hikmet ve menfaatin kendisi olan dinî emirlere, yasaklara riayet sayesinde tecelli eder. İnsanlık için bu riayetten başka kurtuluş çaresi yoktur. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu kutsal ahkâma riayete muvaffak buyursun Amin.. Bu mübarek âyetler de bu suredeki yedinci nevi seri hükmü kapsamış bulunmaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri



yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Bu mesaja teşekkür eden kullanıcılar: target
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Cmt May 05, 2007 4:48 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÂL-İ İMRÂN 19. Ayet



19. Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm'dan ibarettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilâfta bulunmaları ise kedilerine İlim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli olandır.

19. Bu âyeti kerime de Cenab'ı Allah'ın birliğini söylemekle hakkaniyet üzere kurulmuş olan dinin, yalnız İslâm dininden ibaret olduğu şöylece bildirilmektedir. (Şüphe yok ki. Allah katında) makbul, rızayı ilâhîsine uygun olan (dîn, İslâm'dan ibarettir.) Peygamberler vâsıtasiyle bütün insanlığa tebliğ buyurulmuş olan din yolundan ve yüce şeriattan başka değildir. (O kendilerine kitap verilmiş olanların) Yahudilerin, Hıristiyanların ve kendilerine kitap verilmiş olan daha evvelki kavimlerin (ihtilafta bulunmaları) bunlardan bâzıları, İslâm dininin hak olduğunu kabul ettikleri halde bâzılarının bunu tamamen inkâr etmeleri, ve bazılarının Allah'ın birliği hususunda ihtilâfa düşüp teslis görüşünü benimsemeleri veya Hz. İsa'ya, Hz. Uzeyre Allah'ın oğlu demeleri, bâzıları risaleti Muhammediyyeyi kabul ettikleri halde bir kısmının da onu inkâra cüret göstermeleri (ise kendilerine İlim geldikten sonra) Allah Teâlâ'nın birliğine, yaratıcılığına dâir âyetler, mucizeler zuhura geldiği halde, ve son peygamberin peygamberlik ve risaleti isbatına muvaffak olduğu harikalar vasıtasıyla görüldüğü halde o ihtilâf o kavimlerin (aralarındaki sırf hasetten) kıskançlıktan, riyaset hırsından (dolayıdır.) Bu ne kadar cahilce, ihtiraslıca bir hareket! (İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfrederse) onun birliğini, peygamberlerinin peygamberlik ve risâletini isbat eden âyetleri mucizeleri inkâr eylerse mutlaka lâyık olduğu cezalara yakında kavuşacaktır. Evet. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hesabı suratlı olanlar) Onların muhasebelerini pek çabuk görerek kendilerine lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık kendileri düşünsünler!

§ İmân: Lügatta bir şeye inanmaktır, bir kimseyi veya bir haberi tasdik etmektir, onun doğru olduğunu itiraf ta bulunmaktır. Şeriat dilinde ise peygamberlerin Allah tarafından tebliğ buyurmuş oldukları şeyleri kesin olarak tasdik eylemektir. Bu gibi hakikatlara kalben, vicdanen kat'î surette inanmak bir imandır. Bunları lisânen söyleyip itiraf etmek de ikrardır. Bir kimsenin imânı, başkalarınca, ikrariyle anlaşılmış olur. İmân sahibine "Mü'min" imân edilen şeye de "mü'nemün bili" denir, İmân zıddı "küfür" dür ki, bu da inkârdan ibarettir, İmân edilmesi lâzım gelen şeylerden herhangi birini inkâr etmek bir küfürdür. Meselâ: Cenâb-ı Allah'ın varlığını inkâr, küfür olduğu gibi onun peygamberlerinden, kitaplarından herhangi birini inkâr etmek de bir küfürdür. Küfür lügatte örtmek, gizlemek demektir. Mukaddesattan

herhangi birini inkâr adan da onu ört mü; va gizlemiş olacağından dolayı küfr ile vasıflanmış olur. Nitekim bir nîmetin kadrini bilmeyip örtbas etmeye de "küfranı nîmet" denir. Küfür sahibine "kâfir" denilir. Birisini küfre nisbet etmeye de "tekfir" denir.

§ İslâm: Lügatte ihlâs teslim olmak, baş eğmek mânâlarına gelir. Şeriat lisanında Yüce Peygamberlerin tebligatını her şekliyle kabul edip beğenerek Cenâb-ı Hakka itaat ve inkiyat etmektir, İmân ile İslâm, lügat manaları İtîbariyle birbirinden ayrılırsa da şeriatına itibariyle birdirler. Her mümin, müslimdir, ve her müslim, mü'm i ini ir. Maamafih İslâm lâfzı din mânasına da gelir. Nitekim şeriat, millet lâfızlar! da din mânasında kullanılmıştır.

İslâm lâfzı, imânın alâmeti, meyvesi olan namaz oruç, hac gibi salih amellere de itlak olunur.

İslâm lâfzı, bir de kalben tasdik etmeyip zahiren kabul etmek manasında da kullanılır. Kalben inkar ettiği halde lisânen "ben müslümânım" diyen bir şahsın İslâmiyeti gibi ki, bu münafıkça bir hareket olacağından Allah katına makbul olmadığı gibi şer'an da İslâm'dan sayılmaz.

§ Din: Allah Teâlâ tarafından konulmuş bir kanuni mübindir ki, insanlara Cenab'ı Hakkın varlığını, birliğini, azamet ve ulühiyyetini bildirir, insanları yaradılışlarındaki gayeden haberdar eder. insanlara vazifelerini, hidâyet ve saadet yollarını gösterir. Akıl sahiplerine kendi güzel istekleriyle bizatihi hayır olan işlere sevk eyler. Bu ilâhî kanunu Yüce Peygamberler Allah tarafından vahiy yoluyla olarak ümmetlerine tebliğ buyurmuşlardır.

İnsanlar tarafından din adına tertip ve tanzim edilmiş veya ilâhi bir dinin adına bir takım uydurma hükümleri kapsayan şeylere din denilmesi, kendi mensuplarına göredir. Yoksa bunlar asla ilâhî dîni mahiyetine sahip, insanlar için birer kurtuluş rehberi olmak meziyetini içerir değildirler. Din tabiri lügat itîbariyle adet, siret, itaat, siyaset, rey, hüküm, ceza mânâlarında da kullanılmıştır.

Cenab'ı Hakkın bizlere ihsan buyurmuş olduğu ilâhî, hakîkî dîne, tevhid dini, denildiği gibi, İslâm dini de denir ve yalnız din, yalnız İslâm da denilir. Bu dini mübin, insanlığın İlk ve son dinidir. Şöyle ki: insanlığın babası olan Hz. Âdem aleyhisselâm nail olduğu ilâhî vahyi sayesinde kendi evlât ve torunlarına bu tevhid dînini tebliğ etmişti. Ancak bir müddet sonra insanlar arasında cehalet alâmetleri yüz göstermiş, gitgide bir takım batıl inançlar türemişti. Fakat vakit vakit peygamberler gönderilmiş, onlara semavî kitaplar verilmiş, onlar da ümmetlerini tevhid dinine, İslâm dinine davet etmiş, o peygamberlere bir takım zevat tabii olarak hidâyete ermiş, bir takım kimseler de şeytanlara uyarak din fikrinden mahrum kalmış, dalâlet içinde yaşayıp gitmişlerdir. Nihayet din ve İslâmiyet yıldızı sönmüş iken Cenab'ı Hak insanlığa en muazzam bir lütuf, en nuranî bir rehber olmak üzere Muhammed, aleyhisselâtı vesselam efendimizi son Peygamber olmak üzere bütün insanlık âlemine peygamber tayin buyurmuştur.

O eşsiz Peygamber ise Allah'ın yardımına mazhar olarak tevhid dînini fevkalâde bir azim ve gayretle neşre başlamış, evvelâ kendi muhitini aydınlatmaya çalışmış, muhitinin etrafında bulunan ve kendilerine ehli kitap deniler Yahudiler ile Hiristiyanları da bu dinî mübine davet ederek bu hususta nice harikalar, mucizeler göstermiştir.

İşte bu. Yüce Peygamberimizin bütün beşeriyete tebliğ ettiği; bir ilâhî dîndir, bir tevhit dînidir, bir İslâm dînidir. Allah katında makbul olan dinde bu İslâm dininden başkası değildir. İşte bu âyeti kerime de bunu anlatmaktadır. Bu, apaçık İslâm dinidir ki: Bütün insanlığı hitap edip onlara hidayet, saadet yollarını göstermektedir. Bütün insanlar âlemi bu dinî mübine muhtaçtırlar, insanların hakikatlardan haberdar olabilmesi için, Cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık fiil ve hareketlerde bulunabilmesi için bu dîni mübinden daha mukaddes bir rehber bulunamaz.

Bu mukaddes din, haddizatında bütün insanlık için en mühim bir ihtiyacı ruhi ve manevî ki, bu ihtiyaç tatmin edilmedikçe insan için kalp temizliğine, vicdan rahatlığına ruh yüceliğine nailiyet imkânı bulunamaz. Güzel ahlâkın esası, dayanışma ve muhabbet üzerine kurulma bir medeniyetin en birinci dayanağı bu dîni mübindir. Dinsiz bir milletin maddî varlığı geçicidir. Hakikat nazarında hiç bir kıymeti yoktur, sönmeğe mahkumdur.

Binaenaleyh insanlar yalnız dünya varlığını, dünya zevkini bir gaye bilmemelidirler. Yanlış, uydurma düşüncelere tabi olmamalıdırlar. Kutsallığı güneşlerden daha parlak olan dîni İslâm'ın yüce gölgesine iltica etmelidirler ki o sayede birer temiz ruha, güzel içtimaî birer terbiyeye, umum insanlık hakkında pek hayırlıca bir vicdana nail olabilsinler.

İtisam eylemeyen habli metini şer'e

Evci balayı kemelâtâ su üt eyleyemez.

Şeriatın sağlam ipine sarılmayan

Olgunlukların zirvesine yükselemez.


Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri


yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
GuReL
Onursal Üye
Onursal Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 17 Şubat 2007
Mesajlar: 847
Nerden: bandırma
Teşekkür sayısı: 43
Kendisine 6 tşk.edildi



MesajTarih: Cmt May 05, 2007 5:04 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÂL-İ İMRÂN Suresi 145. Ayet


145. Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça ölmek yoktur. O vadesi tâyin edilmiş bir yazıdır. Ve her kim dünya menfaatini dilerse ona ondan veririz. Ve kim âh i ret sevabını isterse ona da ondan veririz. Ve şükreden I eri elbette mükâfatlandıracağız.

145. Bu âyeti kerime de takdir edilen şey her ne ise mutlaka meydana geleceğini, binaenaleyh savaştan kaçmanın böyle takdir edilen bir şeye manî olamıyacağını

göstermektedir. Şöyle ki: Bütün tabiat olayları Cenâb-ı Hak'kın kazasına ve kaderine tabidir. Hiçbir hâdise kendi kendine meydana gelemez. (Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ'nın izni) kazası, dilemesi, ruhları alması için ölüm meleğine müsaadesi (olmadıkça ölmek yoktur) öyle muharebe meydanına atılmakla vesaire ile hemen ölüneceğine hü km edil em ez. (O) ölüm (vadesi) vukua geleceği zaman (tâyin edilmiş) I evhı mahfuzda t es bit olunmuş (bir yazıdır) Cenâb-ı Hak bunu belirli bir vakte tahsis buyurmuştur, herksin ömür müddeti yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh muharebede sebat etmek herhalde ölüme sebep olamaz. Muharebeden kaçınmak da insanı herhalde ölümden kurtaramaz. (Ve her kim) yaptıkları işler karşılığında (dünya menfaati) dünyevî meyveleri (dilerse ona) o kimseye (ondan) o dilediği dünyevî menfaatten takdir edilen miktarı (veririz) onu o menfaatten hikmet ve fayda gereğince faydalanırız. (Ve) her (kim de) kendi amelleri karşılığında (âh i ret sevabını) sonsuz olan uhrevî mükâfatı (isterse önada ondan) o uhrevî sevaptan, mükâfattan büyük bir miktar (veririz.) Onu bu hayırlı arzusuna kavuştururuz. (Ve şükredenleri de) kavuştukları nîmetlere karşı şükran vazifesini yerine getirenleri de (elbette mükâfatlandıracağız.) Binaenaleyh insan daima en hayırlı şeyleri temenni etmelidir, o uğurda çalışmalıdır ve kavuştuğu nîmetlerden dolayı da Cenâb-ı Hak'ka ham d ve şükür edip durmalıdır. Ebedî mükâfatlara ulaşmak için bundan başka yol yoktur. § Bu âyeti kerime de Uluıd gazvesinde ganimete ulaşmak için muhafaza etmekle görevlendirildikleri noktayı terketmiş olan bir kısım İslâm erleri hakkında nazil olmuştur.



Ömer Nasuhi Bilmen Tefsiri



yumuşak konuş ki,kalblerin kapıları açılsın;
sıcak kalbli ol ki,vicdanlar,senin düşüncelerine "buyur" etsin;ihlaslı davran ki,tesirin sürekli olsun....!
[/color
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
zeydiyye
Konuşkan Üye
Konuşkan Üye

Üye BilgileriDurum: Çevrimdışı
Kayıt: 20 Ocak 2006
Mesajlar: 1934

Teşekkür sayısı: 5
Kendisine 18 tşk.edildi



MesajTarih: Cmt May 05, 2007 5:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Allah razı olsun


ZİNDE BAD JEHENNEM BERAY-I ZALİMAN!!!
Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    islamirc.net Forum Ana Sayfası -> Kur'an'dan Ayetler Tüm saatler GMT + 3 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


 
Copyright © 2005 PHP-Nuke. PHP-Nuke is a free software released under the GNU/GPL
Forumtags