
Kadiyanİlİk Meselesİ
KADIYANİLİK MESELESİ
1914 Aralığında, Pakistan’ın doğu ve batısından gelen ve muhtelif İslam taifelerini temsil eden alim ve porfesörlerden müteşekkil bir grub Kürateşi şehrinde bir kongre yaptı. Bu kongrede hep beraber, hükümetin, yeni kanun için teşrii meclisine yaptığı teklif ve tavsiyeleri gözden geçirdikten sonra bu teklif ve ta’dilattan bir kısmında ittifak ettiler. İlki şöyle:
“Teşrii Meclisinden, Kadıyanlı Mirza Gulam Ahmed’i kendileri için dini bir lider olarak gören ve inanan kimseleri memlekette sair gayr-i müslimler gibi akalliyat olarak kabul etmesini; onlara parlamentoda Pencap bölgesi için bir sandalye ayırmasını istiyoruz.”
Diğer alimlerin tekliflerinin oranına gelince, bunun, bütün alimlerin düşmanlarını gezebe getirdiği makul ve vazıhtır. Hatta onlar o hususta hiçbir şeyi reddedemediler. Bir kısmı o hususta bazı şeyler söylemişse de, sözünün bir kıymeti olmadı. Kültürlü aydın kimseler indinde makbule geçmedi...
Kadıyanilikle ilgili şu teklife gelince, gördüğümüz gibi, her ne kadar o, bu meselenin halli için uygun bir çözüm yolu olmuşsa da, bazı aydın kimselerimiz onun doğruluğuna ve makullüğüne bir türlü kanaat getirmemişlerdir.
Biz, alimleri bu tekliflerini takdim etmeye teşvik eden delil ve dökümanları bütün açıklıkla okuyucuya sunuyoruz.
Kadıyaniliğin İslam ümmetinden ayrı bir millet olması, sadece onların bu ümmet içinde kendileri için seçtikleri mekanın tabii ve mantıki bir neticesidir. Kendilerini diğer Müslümanlardan ayıran ve onlardan ayrı bir ümmet haline getiren sebepleri yaratanlar bizzat onlardır.
Müslümanlar onüçbuçuk asırdan beri inanmışlar ve hala da inanmaktadırlar ki, Peygamberimiz efendimiz Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusudur. Kıyamet gününe kadar ondan sonra peygamber ve rasul gelmeyecektir. Bu, Allah’ın hoşnutlukları üzerlerine olsun, Sahabe-i Kiram’ın,
“Muhammed sizden herhangi birinizin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur.”
Ayetinden anladıkları manadır. Bu sebeple onlar Muhammed (s.a.v.) den sonra peygamberlik iddia eden herkese karşı savaşmışlardır.
Ve bu, bütün Müslümanların biribiri ardından gelen asırlar boyu anladığı manadır. İşte onlar bu yüzden aralarına peygamberlik iddia eden hiçbir kimseyi kabul etmemişlerdir.
Kadıyaniler ise “Hatemünnebiyyin” kelimesini önce şöyle tefsir ettiler:Muhammed peygamberlerin sonuncusudur, yani onların tabisidir. Şu anda bile ondan sonra ortaya çıkan peygamberin peygamberliği Muhammed (s.a.v.) in hatemine tabi olur. Burada bu manayı bize açıklayıp izah edecek bazı metinleri Kadıyanilerin kitaplarından alarak okuyucuya sunmak mümkün. Ama biz sadece üç metin sunmakla iktifa ediyoruz:
“Beklenilen İsa(a.s.) Hatemünnebiyyin hakkında dedi ki:bundan murad, şu anda ortaya çıkan herhangi bir peygamberin nübüvvetinin Muhammed (s.a.v.) tarafından tasdik edilmedikçe doğru olmayacağıdır. Nasıl her türlü evrak, üzerine mühür basılmadan doğru ve emin olmazsa, aynı şekilde üzerinde Muhammed (s.a.v.) in mührünün izi bulunmayan bütün nübüvvetler de sahih olamaz.”
“Peygamber (s.a.v.) in peygamberlerin sonuncusu olduğunu inkar etmiyoruz. Fakat son demekten maksat bugün birçok insanların anladığı manada bir son değildir. Zira bu anlayış Muhammed (s.a.v.) in yüceliğine, şanına ve yüksek makamına tamamen aykırı düşmektedir. Bunun manası, Muhammed (s.a.v.) ümmetini büyük nübüvvet nimetinden mahrum etti demektir.”
“Hatemünnebiyyinden murad şudur:Peygamber (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusudur yani onların tabisidir. Şu anda ancak Muhammed (s.a.v.) in tasdik ettiği peygamber olabilir... Bu manaya göre Muhammed (s.a.v.) in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanıyoruz.”
“Son demek tabi olan demektir. Peygamber (s.a.v.) tabi olduğuna göre, ümmeti içinde bir peygamber olmazsa tabilik nasıl devam edebilir?”
Bu yorum sadece mücerred bir lafız yorumu olarak kalmamıştır. Aksine daha sonra Kadiyaniler, Peygamber (s.a.v.) den sonra sadece bir peygamberin gelmeyeceğini aksine yüzlerce hatta binlerce peygamberin gelmesinin muhtemel olduğunu ilan etmişler ve açıklamışlardır.
Bu bizzat Kadıyanilerin metinlerinde de tamamen açıktır. Biz okuyucuya bu metinlerin bazılarını sunuyoruz:
“İkindi vaktindeki güneş gibi apaçıktır ki peygamberlik kapısı, peygamber (s.a.v.) den sonra da hala açıktır.”
“Müslümanlar Allah’ın hazinelerinin bittiğini zannetmişlerdir...Onların bu zannları sadece Allah’ın kudretini tam olarak bilemeyişlerindendir. Ancak ben diyorum ki, sadece bir peygamber değil aksine binlerce peygamber gelecektir.”
“Eğer toplanıp boğazıma kılıcı dayasalar ve birisi çıkıp da Muhammed (s.a.v.) den sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğini söylememi istese dahi, yine de ona “Sen yalancısın, bu dediğin caiz değildir, aksine ondan sonra peygamberlerin gelmesi lazımdır!..” derim.”
İşte böylece Mirza Gulam Ahmed nübüvvet kapısını açtı ve sonra peygamberliğini iddia etti. Kadıyani taifesi de onun bu iddiasını tasdik ederek onun tam ve hakiki bir peygamber olduğunu kabul ettiler. Biz burada bunu sizlere ispat edecek bazı delilleri Kadıyanilerin sözlerinden alarak sunuyoruz:
“Yine beklenilen İsa (a.s.) yazdığı kitaplarında risalet nübüvvetin açıklayarak şöyle demiştir: İddia ediyor ve diyorum ki: ben bir rasul ve peygamberim.”
Mirza devamla der ki:
“Ben Allah’ın emri üzere ortaya çıkan bir peygamberim. Eğer bunu inkar etseydim muhakkak günahkar olurdum. Mademki beni peygamber olarak isimlendiren Allah’dır, o halde bunu inkar etmek mümkün müdür? Bu dünyayı ıslah edinceye kadar bu emre sarılacağım.” Beklenilen İsa bunu, ölümünden üç gün evvel yazdığı kitabta zikretmiştir. (23 Mayıs 1908) ve bu, öldüğü gün “Umumi Haberler” de yayınlanmıştır.” (26 Mayıs 1908).
“İslam şeriatının peygamber hakkında bize verdiği bilgiye göre, beklenilen İsa’nın sadece remzi bir peygamber olması kabul edilemez. Aksine hakiki bir peygamber olması lazımdır.”
Bu nübüvvet iddiasına göre, inanmayan herkesi kafirlikle itham etmek gerekir ki, Kadıyanilerin yaptığı da budur. Onlar, kitaplarında ve konuşmalarında Mirza Ahmed Gulam Kadıyaniye inanmayan bütün Müslümanlara alenen kafir demektedirler. Aşağıda bunu gösteren bazı sözleri okuyucuya sunuyoruz:
“Beklenilen İsa’yı biat etmeye katılmayan bütün Müslümanlar kafirdirler, İslam dairesinden de çıkmışlardır. Velev beklenilen İsa’nın ismini işitmemiş olsalar bile.”
“Musa’ya inanıp İsa’ya inanmayan veya İsa’ya inanıp Muhammed’e inanmayan, yahud da Muhammed’e inanıp da beklenilen İsa’ya inanmayan herkes sadece kafir değil, bilakis kafirin de kafiridir ve İslam dairesinden taşra çıkmıştır.”
“Biz Mirza (a.s.) ın nübüvvetine inanırken, gayr-i Ahmediler ona inanmamaktadırlar. Kur’an’a göre Ahmedilerden başka herkes kafirdir. Zira küfür sadece bir peygambere karşı da olsa yine küfürdür.”
Kadıyaniler sadece Mirza Gulam Ahmed’in nübüvveti hakkında Müslümanlara muhalif olmakla yetinmiyorlar, aksine ortada kendilerile Müslümanlar arasını birleştirecek hiçbir şeyin mevcut olmadığını, Rabblarının Müslümanların Rabbinden ayrı, İslamiyetlerinin onlarınkinden başka, Kur’anlarının elimizdeki Kur’an’dan gayri bir Kur’an, namazlarının ayrı bir namaz ve oruçlarının da apayrı bir oruç olduğunu söylemektedirler... ilah...
11 Ağustos 1922’de Kadıyanilerin halifesinin Fadl mecmuasında “Talebelere Nasihatlar” başlığıyla yayınlanan bir konuşmada halife, toplumunun talebelerine Ahmedilerle Ahmedi olmayanlar arasındaki fark ve hilafı açıklamaktadır. Mesela der ki:
“...Beklenilen İsa dedi ki: onların -yani Müslümanların- İslamı bizimkinden ayrıdır. Tanrıları ve haccları da böyle. Ve onlar her şeyde bize hilaf etmektedirler.”
Aynı mecmuanın 30 Temmuz 1931 tarihli sayısında halifenin bir konuşması daha neşredildi. Bu yazıda daha Mirza hayattayken Ahmediler arasında çıkan münakaşadan söz ediliyordu. Mesela, Kadıyanilerin dini ilimlerde ayrı bir yol takip edip etmeyecekleri ve kuracakları dinin kendilerine has bir din olup olmayacağından. Bazıları Ahmedilerin Müslümanlarınkinden ayrı olacak olan dini ilimler için ayrı bir yol tutmalarının gerektiğini söylüyordu. Bu grubun delili şu idi:
“Biz, Müslümanlara sadece beklenilen İsa (a.s.) ın bize belirttiği ve delillerin izah ettiği malum hususlarda ihtilaf ediyoruz. Başka hususlarda da sair meseleleri öğrenmemiz mümkündür.”
Bir başka grub da bu hususta ilk gruba karşı çıkmıştı. Onlar bu şeklide birbirleriyle atışırken Mirza Ahmed üzerlerine gelmiş, münakaşa ettikleri mevzuuyu işitince, sözlerini keserek, şu sözlerle aralarında hüküm vermişti:
“Bizim, sadece İsa’nın ölümü veya diğer meseler hususunda Müslümanlara karşı çıktığımız yanlıştır. Biz onlaraAllah-u Teala’nın zatı, Peygamber (s.a.v.), Kur’an, namaz ve hacc hususunda da ihtilaf ediyoruz. Kısacası Mirza Ahmed Gulam onlara mevzuuyu izah etmiş ve bizim her hususta Müslümanlara karşı çıktığımızı belirtmiştir.”
Vakıa Kadıyaniler kendilerile Müslümanlar arasında çıkan bu yaygın ihtilafı sonuna kadar sürdürmüşler, neticede Müslümanlarla birliktenamaz kılmamışlar ve sanki çoğunluk bir ümmet imişler gibi kendileri içi ayrı bir nizam koymuşlardır. Buna Kadıyanilerin kitapları da şahidlik eder:
“Beklenilen İsa, Ahmedileri kendilerinden olmayanlarla ancak Hristiyanlar Peygamberin yaptığı kadarile muamele bulunmayı mübah gördü.O, bizimle Ahmedi olmayanları namaz hususunda ayırdı. Kızlarımızı onlarla evlendirmeyi bize haram kıldı. Bizi onların ölülerinin cenazelerini kılmaktan menetti. O halde onlara katılacağımız ne kaldı ortada? İnsanlar arasındaki ilişkiler ikidir. Dini ilişki, düyevi ilişki, Dini ilişkilerin en önemli vesilelerinden birisi ibadette iştiraktir. Dünyevi ilişkilerin en önemlisi ise biriyle evlenmektir. Her ikisi de bize haram kılındı. Eğer onların kızlarile evlenmek caiz olur derseniz, evet, Hıristiyanların kızları ile de evlenmemiz caiz olur derim. Şayet niçin Ahmedi olmayanlara selam vermek caiz oluyor derseniz, derim ki: çünkü hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) in bazan Yahudilere selam verdiği varid olmuştur.”
Müslümanlarla olan ilişkilerini ve birlikte namaz kılmayı kesmek sadece kitap ve sözde kalmamıştır. Aksine şu memleketin halkı binlerce defa Kadıyanilerin Müslümanlardan fiilen ayrıldıklarına şahid olmuştur. Onlar, Müslümanlardan ayrılarak tamamen müstakil bir ümmet haline gelmişlerdir. Ne farz namazlarda, ne cenaze namazlarında ne de evlenmede müslümanlara katılmazlar...
Bundan sonra onların Müslümanlarla birlikte tek bir ümmet haline gelmeyi isteyip istemediklerini düşünmüyorum. Yahut bugün kanuni yönden bizimle onlar arasındaki ayrılığın hakikatini itiraf etmenin gerekli olduğunu da bilmiyorum. Vakıa bu ayrılık, elli yıldan beri fiilen vaki olmuştur. Hatta şu anda bile hem akide, hem de amel yönünden böyle bir durum mevcuttur.
Gerçek şu ki, Kadıyanilik hareketi, bugün (mücerret) nazari yönden bundan evvel anaşılmasında güçlük çektiğimiz meseleyi ameli bir tecrübeyle bize ispat etti. Yani nübüvvetin son bulma akidesi hakkındaki hükmünü açıkladı. O zamanlar bizden herhangi biri, vahy silsilesinin kesilmesinin ve Muhammed (s.a.v.) den sonra peygamerler gönderilmesinin duruş sebeplerini soruyordu. Fakat bugünkü tecrübe bundaki hikmetin ne olduğunu bize açıkladı ve Allah’ın İslam ümmetine ihsan ettiği en büyük nimetin ne olduğunu da bildirdi. Çünkü Allah, aklı başında olan herkesi tevhid kelimesile, ümmet birliğini korumak, onun bağını ve ilişkilerini sıkılamak için tek bir peygambere tabi olmakta birleştirdi... Aynı zamanda bu tecrübe, yeni peygamberlik iddiası sebebile tek bir ümmetin nasıl birçok ümmetlere ayrıldığını da gösterdi.
Eğer bugün edindiğimiz şu tecrübe bizi uyarır, hakikatleri bize gösterir ve biz de bu yeni ümmeti -yani Kadıyani ümmetini- İslam ümmetinin bünyesinden koparıp atarsak, artık bugünden sonra içimizden hiçbir kimse çıkıp da peygamberlik iddia etmeye, ümmetin parçalanması ve söz birliğinin bozulması için yeni bir şeriat getirmeye cür’et edemez. Ama şayet bu parçalanma ve tefrikayı kabul eder, ona göz yumarsak, sadece nübüvvet iddia eden daha birçoklarını cesaretlenmiş, onların gelecekteki iddialarına yardımcı olmuş ve bu sebeple de İslam birliğinin bozulmasına katılmış oluruz... Ve bizim bu sükutumuz bizden sonrakilere kötü bir örnek olmuş olur. Ama iş, bu ümmetin bir veya iki defa parçalanması ile bitmez. Aksine hergün yeni bir bozulma ve tefrika belasının doğacağı toplumumunun alın yazısı olacaktır!..
Kadıyanilerin memleketteki diğer gayr-i müslimler gibi azınlık haline getirilmesi hususundaki isteğimizi kendisine isnad ettiğimiz hakiki delil işte budur. Gerçekte o, hiçbir kimsenin makul bir delille kendisine karşı koyamayacağı ikna edici bir delildir. Şu kadar var ki bu isteğimize karşı koyanlar, insanları bizden çevirmek ve çeşitli yollarla bu isteği zihinlerinden söküp atmak isteyenlerdir. Bu sebeple onlar asıl meseleyle hiçbir ilişkisi olmayan başka delillerle yolumuza çıkarak, kırk dereden su getirmektedirler. Mesela diyorlar ki:
Ta başlangıçtan şu güne kadar muhtelif İslam fırkaları birbirini kafirlikle itham etmişlerdir. Eğer biz bir fırkaya küfreden bir başka fırkayı bu ümmetin bünyesinden koparıp atmaya kalkışırsak, o zaman da, bir müddet sonra onun ne gözü kalır ne de izi...
Yine diyorlar ki:
Müslümanlar arasında -Kadiyanileri bir tarafa bırakırsak, -çeşitli grublar vardır. Ki bu grublar sadece temel akidelerde Müslümanlara şiddetle karşı çıkmakla kalmamış, bilakis Müslümanlardan fiilen ayrılarak müstakil hale gelmiş; dini ve ictimai bağlarını kesmişlerdir. Kadıyanilere gelince, siz onları da bu ümmetten ayırıyor musunuz? Yoksa siz kendilerine kızmış olduğunuz için sadece bu muameleyi Kadıyanilere mi yapıyorsunuz? Diğer grub ve taifleri bir kenara bırakıp da, sadece Kadıyanilere karşı bu derece galiz davranmanız için Kadıyaniler hangi cinayeti işlediler?
Şu da onlardan:
Akalliyatın ayrılmak istemesi normaldır. Ancak akalliyat, çoğunlukla birlikte yaşamak için ısrar ederken, çoğunluğun akalliyatı kendisinden ayırma hususunda dayatması böyle bir durumda garibdir.
Bir başka grub da Kadıyanilerin İslama yaptığı hizmetleri öne sürerek der ki:
Kadıyaniler, başlangıçtan beri, İslamı müdafaa ediyorlar, İslama saldıran Hristiyan ve Asya mezheblerinin hücumlarına karşı koyuyorlar. Onlar aynı zamanda yeryüzünün dört bir yanında islamın yayılmasına da çalışıyorlar. Bütün bunlara karşılık bugün bu şekilde muamele görmeleri Allah’tan reva mı?!...
Biz bütün bu itirazları tahkik ederek hepsine ayrı ayrı cevap vereceğiz:
1- Müslüman grublarının birbirini kafirlikle itham etmek gibi kötü bir hastalığa tutuldukları ve bazı grubların hala bugün bile bu hastalıktan kurtulamadıkları doğrudur. Fakat bunun, Kadıyanilerin Müslümanlar içinde mündemiç olarak kalması ve onların bir parçası gibi kabul edilmesi hususunda bir delil olarak ileri sürülmesi yanlıştır. Zira:
a) Birbirini karalama ameliyesi için bir takım kötü misaller vererek, sonra da bunun gayri makbul daimi bir iş olduğuna kat’i olarak hüküm vermek caiz değildir. Herhangi bir işinden dolayı insanlardan hiçbir grubun tekfir edilmesi gerekmez.
Gerçekte asılsız ihtilaflar üzerine meydana gelen tekfir, eğer fer’i meselelerde olursa iyi bir şey değildir. Aynı şekilde dinin temel esaslarından yüz çevireni tekfir etmemek de bir hatadır.
Bazı alimlerden sadır olan haksız yere kafirlikle itham etme ameliyesinden her türlü tekfirin (kafirlikle itham etme) haram olduğu sonucunu çıkaranlara soruyor ve diyoruz ki: Eğer bir şahıs uluhiyyet ve nübüvvet iddia eder yahut da İslam’ın temel akidelerinden tamamen irtidad ederse, yine Müslüman biri olarak kalması mümkün müdür?
b) Bugün birbirini kafirlikle itham ettiği söylenen İslam fırkalarının alimleri son olarak Kürateşi şehrinde bir araya gelerek İslam devleti için temel esasları ittifakla kabul ettiler. Yaptıkları bu işten anlıyoruz ki, onlar bunu sadece, birbirlerini Müslüman olarak görmelerinden dolayı yaptılar. Aralarında bir ihtilaf mevzuu olmasına rağmen, hiçbirinin bir diğerine İslam dairesinden çıktığını söylemediğine delil olarak bundan daha iyi bir deil bulunabilir mi?
Kadıyanilerinİslam dairesinden taşra çıkarılmasının diğer muhtelif grubların da İslam’da çıkarılmasına yol açacağı hakkındaki korkudur.
c)İslam ümmetinin Kadıyanileri kafirlikle itham etmesi, birbirini tekfir eden diğer grublarınkine benzemez. Zira Kadıyaniler yeni bir peygamberin geldiğini, ona inanan herkesin ayrı bir ümmet olacağını ve inanmayanların ise karfir sayılacağını söylediler.
Bu sebeple bütün Kadıyaniler Müslümanların kafir olduğu hususlarda icma ediyorlar. Tıpkı Müslümanların Kadıyanilerin kafir olduğu fikrinde birleştikleri gibi. Binaenaleyh Müslümanlarla Kadıyaniler arasındaki ihtilaf, tam bir ihtilaftır. Ve aslı fer’i meseleler hususunda Müslüman taifeleri arasında çıkan ihtilarla kıyas edilemez, kıyas edilmesi de gerekmez.
2- Yine Kadıyanilerden başka grubların temel meselelerde ihtilaf ettikleri şüphesizdir. Şu var ki onlarla olan bütün dini ve sosyal ilişkiler kesilmiş; nizamları İslam nizamından ayrı nizam kabul edilmiştir. Fakat bu taifelerin durumu, muhtelif yönlerden Kadıyanilerin durumundan tamamen ayrılır:
a) Bir kere bu grublar Müslümanlardan tamamen ayrılmışlar ve saflarından azledilmişlerdir. Öyle ki yolun kenarına düşmüş çakıl taşları misali kimse onlarla ilgilenmemekte, onlar da kimse ile ilişki kurmamaktadırlar. Hal böyle olunca onların varlığına sabretmek de mümkündür. Kadıyanilere gelince; sanki Müslüman imişler gibi Müslümanların saflarına karışıyorlar, fikirlerine yapıyorlar, yollarına çağırıyorlar, hakla münazara ediyorlar, İslam ismi altında mücadelelerini sürdürüyorlar ve böylece de İslam ümmetini parça parça ayırarak kendi toplumlarına katmak için durmadan çalışıyorlar. Vakıa onların yüzünden Müslümanlar ihtilaf ve anarşi gibi büyük fitnelere düçar bırakıldılar. Bu yüzden de, diğer taifelere karşı sabrettiğimiz gibi Kadıyanilerin yaptıklarına sabredemeyiz!..
b)Sonra bu grublara tabi olanların meselesi fıkhi bir meseledir. Özel akidelerinden dolayı İslam tabilerinden sayılması gerekir mi gerekmez mi?Yahut bu mümkün mü? Bilfarz onların İslam tabilerinden olmadıklarını kabul edelim. Ama yaptıkları işlere ve tesirlerine bakınca görüyoruz ki, varlıkları Müslümanlara hiçbir zarar vermemekte, onların imanlarını tehdit etmemektedir. Ve onların yüzünden asla iktisadi veya içtimai yahut da siyasi müşkiller çıkmamaktadır.
Gelelim Kadıyanilere; onların, Müslümanları fikir ve akidelerine davet etmesi, İslam ümmetinin zayıf imanlı binlerce ferdini imanından, dininden uzaklaştırmaktadır. Meseleye bir başka yönden bakalım. Bir kere her aile kendi bünyesinde davetini başarı ile sürdürmektedir. Bu yüzden tehlikeli sosyal bir problemin çıkması işten değildir. Binaenaleyh erkek hemen karısından ayrılmakta, baba oğlundan uzaklaşmakta ve iki kardeş arasında bir düşmanlık peydah olmaktadır. Öyle ki iyi ve kötü zamanlarında dahi birbirlerine yardım etmemektedirler. Buna ilaveten diyebiliriz ki, Kadıyanilerin resmi dairelerde, ticaret, sanat, ziraat ve buna benzer hususlarda Müslümanlara karşı giriştikleri hareket, birçok sosyal problemlerin doğmasına yol açmaktadır.
Sonra Kadıyanilerin dışında kalan diğer grubların, herhangi bir yönde sosyal hayatımızı tehlikeye atan siyasi meyil ve hareketleri yoktur. Kadıyanilere gelince; herhalukarda göz yumulması imkansız olan tehlikeli politik meyiller ve propaganda fikirleri besledikleri şüphesizdir.
İşin başlangıcından beri onlar kesinlikle bilirler ki, -ferd veya toplum olarak- yeni bir peygamberlik iddia eden herkesin, bağımsız hür bir İslam toplumu içinde bu davetini açıklaması ve gayesine ulaşması gayet zordur.
Ve onlar yine bilirler ki, İslam ve küfrün birbirinden ayrıldığı gibi, inananlarla inanmayanları birbirinden ayıran, din kaidelerine zede getiren ve İslam toplumunun yakasını dağıtan bu gibi davaları Müslümanlar reddederler...
Aynı şekilde onlar, islam tarihini de bilirler. Ve asr-ı saadetten ta günümüze kadar Müslümanların bu gibi batıl şeyler iddia eden herkese ne yaptığını hatırlarlar.
Keza onlar, hangi memlekette veya kıtada olursa olsun, Müslümanlara teslim olan ve onların idaresi altına geçen her topluma, bu gibi batıl bir peygamberlik iddia eden kimseleri aralarında bulundurmaya müsaade etmediklerini ve ilerde de ebediyyen müsaade edilmeyeğini iyi bilirler...
Ve şunu da kesin olarak bilirler ki, hiçbir kimsenin, idaresi altında bulunduğu hükümeti, ona karşı samimiyet ve sevgi beslediğine inandırıp sonra da, din dairesi içinde, menfaatına uygun bir dava ortaya atarak, onunla müslümanların dinini ve toplumlarını bozması, aralarında fitne- i fücur sokması mümkün değildir. Bu olsa olsa ancak gayr- i İslami bir devlet idaresi altında olabilir.
Kadıyaniler, başlangıçtan beri bunu bilirler. İşte bu yüzden İslam hükümetine karşı, kafir hükümeti tercih ettiler. Onlar, eğer marifetlerini gösterdikleri av meydanlarına İslam ümmetini koymuşlarsa- zira onlar insanları ancak İslam ismiyle fikir ve davalarını çağırıyorlar; şeriat ve din silahını kullanıyorlar. -bu sadece, Müslümanların gönlüne ağır sıkıntı veren ve onları kontrol ifadesini alan kafir idaresini desteklemiş olmak içindir. Çünkü onlar ancak bu idarenin desteği altında, onun güvenliğini alabiliyorlar, takdirini ve himayesini kazanabiliyorlar. Sonra Müslümanların safları arasında bozgun çıkartmayı, tam bir serbesti ile onları sapıtmayı ve hurafelere boğmayı başarabiliyorlar. Fakat müstakil hür İslam ümmetine gelince, onların nazarında İslam müstakil ümmetinin yurdu, çıplak ve dağlık bir arazidir; onu sevmezler ve onun da kendilerine yurt olmasına razı olmazlar.
Burada söylediklerimize delil olsun diye gerek Mirza Ahmed’in ve gerekse tabilerinin beyanlarından birçok sözler nakledebiliriz. Ama biz sadece bir kısmını serdetmekle yetineceğiz:
Ahmed Gulam diyor ki:
“Aksine bu hükümet (Britanya Hükümeti) bize ihsan etmiş, yardım elini uzatmıştır. Eğer biz bu devletin sınırlarından çıkarsak, ne Mekke’ye, ne de İstanbul’a sığınmamız mümkün değildir. O halde bu hükümete karşı nasıl su-i zan besleyebiliriz?”
“Bu davamı tam olarak ne Mekke’de, ne Medine’de, ne Türkiye’de, ne Şam’da, ne İran’da ne de Kabil’de gerçekleştirmek mümkün değildir. Fakat daima kendisine yardım etmeye davet ettiğim İngiliz Hükümetinin idaresi altında bunu gerçekleştirebilirim.”
“Düşünün biraz. Eğer bu hükümetin idaresi altında çıkacak olursanız, dünyada hangi memleket sizi bağrına basar? Sizi himayesine alacak tek bir hükümet gösterin bana. Bütün İslam devletleri sizi bir kaşık suda boğmak, nefesinizi kesmek ve sizi öldürmek için fırsat kollamaktadır. Çünkü siz onlara göre irtidat etmiş kafirlersiniz. O halde bu ilahi nimetin (Britanya hükümetin varlığının) kıymetini bilin ve kesin olarak şunu kafanıza koyun ki, Allah İngiliz hükümetini şu memlekette, sadece sizin hayrınız ve iyiliğiniz için durdurmaktadır. Eğer herhangi bir afet bu hükümeti yok ederse, aynı afet sizi yok edecektir...”
“Şayet size söylediklerime karşılık bir delil istiyorsanız, bir başka hükümetin idaresine geçin. O zaman başınıza gelecekleri göreceksiniz. Şunu unutmayın ki, İngiliz hükümeti sizin için bir rahmet ve berekettir. O Allah’ın sizi koruması için bina ettiği bir kal’adır. O halde bütün kalbinizle onun kıymetini takdir edin. İngilizler, size muhalefet eden şu Müslümanlardan binlerce defa daha hayırlıdır. Zira onlar sizin perişan olmanızı ve öldürülmenizi istemiyorlar.”
“Milletler tarihini inceleyenler, Babiye fırkasının kurucusu Mirza Ali Muhammed Bab’a ve miskin tabilerine İran hükümetinin yaptığı şiddetli işkenceleri gayet iyi bilirler. Tarihi mühim olaylara muttali olanların da bildiği gibi, bir Avrupa devleti olarak kabul edilen Türk Hükümetinin, 1863-1893 yılları arasında Bahailik fırkasının kurucusu Bahaullah’a ve tabilerine yaptığı zulümler sadece dini ihtilaf yüzündendir. Mesela Türkler Bahaullah’a önce İstanbul’un karanlık zindanlarında işkence ettirdikten sonraAdrinople ve Mekke zindanlarına sürmüştür. Biz dünyada, medeniyyet asrında üç büyük devlet biliriz. Bütün bunlar da bize şu kanaatı vermektedir ki, Ahmedilerin hürriyeti ancak ve ancak Britanya tacına bağlıdır.”
“Mirza (a.s.) ın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna inanan ve onu mukaddes bir adam olarak kabul eden bütün Ahmedilerin, riya ve yapmacık hareket karıştırmaksızın bütün kalpleriyle Britanya Hükümetinin sadece kendileri için Allah tarafından gönderilen bir ihsan ve rahmet olduğuna kaani olmaları; ve İngiliz hükümetinin hayatının kendi hayatları demek olduğuna mutlak surette inanmaları gerekir.”
Yukarıda geçen metinlerden anlaşılıyor ki, muhtelif nübüvvet davetçilerinden taşekkül eden bu azınlık grub, Müslümanlara göre en büyük musibet olan küffar kulluğunu kendileri için büsbütün bir hayır olarak idrak etmektedirler. Ki onlar, kafirlerin himayesi altında Müslümanların saflarını dağıtmak için istediklerini yapabilmekte ve yeni nübüvvet fitneleri çıkartmak için onlardan destek almaktadırlar. Tam bir serbesti ve bağımsızlıkla Müslümanların kendi kendilerini idare edecekleri bir hükümetin kurulmasına gelince; bu Müslümanlara göre bir rahmet olmasına rağmen, Kadıyanilere göre bir afet olur. Zira Müslümanlar her ne surette olursu olsun dinlerinin tahrip edilmesine ve toplumlarında nifak tohumlarının saçılmasına asla göz yummayacaklardır.
Bundan daha kötüsü de şudur: Kadıyaniler, Pakistan’ın istiklalini kazanmasından sonra bu devlet dahilinde kendileri için bir devletçik kurmaya çalıştılar. Pakistan’ın kuruluşunun üzerinden henüz bir yıl geçmemişti ki Kadıyanilerin halifesi Beşirüddin Mahmud Ahmed 23 Eylül 1948 tarihinde Kute şehrinde bir konuşma yaptı. Aynı konuşma 13 Ağustos 1948’ de Fadl mecmuasında da yayınlandı. Mesela bu konuşmada şöyle deniliyordu:
“İngiliz Bülicistan bölgesinin -şimdiki Pakistan Budalgalandırabiliriz... Şu var ki, davamız ancak muhkem adedi beş veya altıyüz bine yakındır. Bu rakam, her ne kadar diğer bölgelerin sakinlerinin sayısından az ise de, yine de bu bölge, memleketin azınlık bölgelerinden olması itibarile büyük bir ehemmiyete haizdir. Nasıl ora halkının bir kıymeti varsa, aynı şekilde Pakistan’ın bünyesinde de bu bölgenin bir değeri vardır. Ben size Amerika kanunu hakkında bir misal vereceğim. Mesela ihtiyarlar meclisinde her vilayetin temsilcisi burada bulunur. Bu hususta azaların çokluğu rol oynar; yoksa her vilayetin nüfusunun az veya çok olması itibara alınmaz. Bülicistan vilayetini tamamile Brritanya Bulicistan’ına katarsak, o zaman nüfusu bir milyona yaklaşır ki, bu da onun bağımsız bir bölge olmasında büyük bir rol oynar. Büyük bölgelerin halkının Ahmedi yapmanın zorluğunu sizler de benimle birlikte idrak etmektesiniz. Fakat görüyorsunuz ki, Bulicistan gibi küçük bölgelerin halkını Ahmedi yapmamız mümkündür. Eğer bütün gücümüzü bu bölegeye verirsek, orada Ahmediyye bayrağını dalgalandırabiliriz... şu var ki, davamız ancak muhkem ve sağlam bir kalemiz olduğu zaman başarıya ulaşacaktır. Eğer kalemiz yıkılırsa o zaman davamız izmihlale uğrayacaktır. O halde önce kalenizi tahkim edin... Onu memleketin çeşitli bölgelerinde kurun... Eğer bu bölgenin halkını Ahmedi yapabilirsek, o zaman elimizde, Ahmediyyilere ait bir bölgenin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ki bu da kolaylıkla yapılabilecek bir iştir.”
Bundan başka, “n’olmuş yani, Müslümanlar arasında başka grublar da var!” diyerek Kadıyanilerin bu haline ve yaptıklarına sabretmemizi isteyenlere şunları sormak isterim:
Bu grubların herhangi birisinde bu gibi tehlikeli münakaşa ve hareketler var mıdır?
Onlardan hiçbirinin, kendi dinine meylederek İslamdan gayri bir idare istediğini ve İslam idaresinin de ona herhangi bir zararının dokunduğunu gördün mü?
Kendisinden olmamasına rağmen İslam idaresinin hüküm sürdüğü memleketlerde, halkının ciğeri hasret ateşi ile yandı da, Müslümanların memleketi dahilinde kendileri için özel bir devlet kurmayı mı düşündüler?
Ortada bu durumda olan herhangi bir grub olmadığına göre, niçin onları Kadıyanilerle kıyas etmemiz isteniyor?
Ve işte üçücü bir mesele daha; bu mesele, ayrılmak isteğinin yapmış olsaydı, hem abes hem de gayr-i makul bir şey olurdu bu...
İnsanın ihtiyacı olmayan bir şeyi istemeyeceği malumdur. Ve arzusunun sıhhati, hacetinin doğruluğuna ve makuliyetine dayanmalıdır. Azınlık Kadıyaniliğin çoğunluk Müslümanlarla olan ilişkisi, bu durumda ancak bir diğerine zarar verir. Bir kere Ahmediyye akalliyatı (azınlık Ahmediyye topluluğu) bir yandan bir takım menfaatleri elde etmek için ayrılık planları düzenlemekte; diğer yandan da kendini çoğunluk Müslümanlardan göstermekte ve aradaki irtibatın meyvelerini toplamaktadır. İşte bu yüzden çoğunluk olan Müslümanlar, azınlık Ahmedilerin kendilerinden kanunen ayrılmasını istemeye mecbur kaldılar. Yani Ahmedilerin Müslümanlarla olan dini ve içtimai ilişkilerinin kesilmesini; fertlerinin kendilerine ayrı bir nizam düzenlemesini; bir yandan gizli örgütlerine karşı mücadele edinmesini, diğer yandan da sanki onlardan imiş gibi Müslümanların saflarına girmelerine mani olunmasını...Neticede davaları kendi aralarında yerleşti. İslam toplumuna ayrılık ve parçalanma tohumlarını ektiler. Hükümet vazifelerinden büyük bir pay kopardılar ki, bu pay, eğer Müslüman olsalardı, koparacakları paydan kat kat daha fazla oldu. Bu durumda şu halin ancak çoğunluğa zarar verdiği gün gibi ortadadır. Kendi kendime soruyorum: azınlık kendi kendine ayrılmak istemediği zaman, hangi makul sebep, onların çoğunluğunun kalbinde sızı olmasına veya onun vücudunda kanlı bir yara olarak kalmasına ve çoğunluğun onlardan ayrılma isteğine karşı gelmesine müsamaha gösterebilir?
Ayrılma belasını ortaya çıkaran çoğunluk değil, aksine bizzat akalliyat olmuştur. Toplumunu Müslüman toplumundan ayrı olarak ortaya çıkaran, onun dini ve içtimai ilişkilerini onlardan kesen bizzat kendisidir. Hakikatte bu azınlık grubun ayrılma isteği kabul edilecekti. Eğer bugün ayrılığı kabule karşı ise soru ancak ona yöneltilebilir. Ve bu itiraz yüzünden onlara karşı sulta rejimi uygulamak gerekir.
Allah hepimize akıl ve zeka vermiştir. Peki onların, yaptıklarının neticelerini kabul etmekten neden yüz çevirdiklerini siz kendiniz açıklayın. Eğer kötülük, zulüm, hile ve oyun oynama gibi bir niyetleri varsa, ey çoğunluğu temsil edenler, o halde niçin onların şu akalliyatın tuzağının ve desiselerinin kurbanı olmasını istiyorsunuz?
Şimdi sıra son meseleye geldi:Madem ki Kadıyaniler İslamı müdafaa ediyorlar, onu yayıyorlarsa, bu şekilde muamele etmek gerekir mi?
Gerçek, bu fasid bir davettir. Umumiyetle yeni tabiler onun ağına düşmüşlerdir. Biz onlardan, şimdi kendilerine sunacağımız Mirza’nın beyanatları hakkında iyice düşünmelerini istiyoruz. Bu beyanatlar, İslamı müdafaa güdüsü ötesinde Ahmed Gulam’ın yapmak istediği şeylerin üzerinden örtüyü kaldıracaktır:
Mirza “Kalplerin Reçetesi” (Tiryak’ul-Kulub) isimli kitabında şöyle diyor:
“Ben yirmi yıl boyu içimden gelen bir heyacanla, Farsça, Arabça, İngilizce ve Urduca kitaplar yazıyor ve neşrediyorum. Bu eserlerimde defalarca hep şunu tekrarlıyorum: Allah katında günahkar olan Müslümanlar, bu işlerinden vazgeçerek, bu hükümetin sadık dostları ve vefakar fedaileri olmalıdırlar. Cihadda vazgeçmeleri, Mehdi’yi bekleme fikrinden ve Kur’an’la ispatı mümkün olmayan buna benzer zannlardan uzaklaşmaları gerekir. Onlar hala bu hatalı yollarında yürümektedirler. Ama hiç olmazsa, bari bu iyiliksever hükümetin nimetine karşı küfretmesinler ve o hükümete vefadan sonra Allah katında günahkar olmasınlar.
Sonra sözlerine devamla şöyle diyor:
“Şimdi tam bir cesaretle iyilik sever İngiliz hükümetine şunu söylemenin zamanı geldi: Geçen yirmi yıl boyu, yaptığım hizmetler bunlar. Britanya Hindinde oturan hiçbir İslami ailenin onlarla boy ölçüşecek hizmetler yapması mümkün değildir. Vaktile sözü geçen meseleleri insanlara telkin etmek için yirmi yıl gibi uzun bir zamanın gerektiği gayet açıktır. Bu uzun müddete münafık veya hodbin bir insanın tahammül etmesi kabil değildir. Aksine bu işi ancak kalbi tam bir sadakatle bu hükümete bağlanan bir adam yapabilirdi. Evet ikrar edeyim ki, ben bütün hüsn-ü niyetimle diğer dinlere mensup kimselere karşı mücadele ediyorum:Hristiyan misyonerlere ve Hristiyanlık propagandalarına karşı kitaplar neşrediyorum. Şunu da ikrar edeyim ki, misyonerlerin neşriyatları ve Hristiyanlık propagandaları kesifleşip, normal sınırı aştı. Bilhassa Ludiyana şehrinde çıkan ve bir Hristiyan mecmuası olan “Nurafşan” silsilesinde yazı yazan müellifler Peygamberlerimiz (s.a.v.) in şanı hakkında kötü ve karışık lafızlar kullandılar ki, onlardan Allah’a sığınırız. Mesela diyorlar ki:Bu adam, hırsız, soyguncu, eşkiya ve zani idi. Ve o, kötü niyet beslediği kızına vurgundu. Bununla birlikte yalancıydı da. Soyma ve kan dökmek, onun tek meşgul olduğu işti... “İşte ben bu kitap ve mecmuaları gördüğüm zaman, bu sözlerin Müslümanların kalplerini galeyana getireceğinden korktum. Çünkü onlar atılgan kimselerdi. Bu yüzden isyan edebilirlerdi. Müslümanların kafesini dindirmek ve kahramanlık duygularını bastırmak için, temiz bir niyetle bu sözlere karşılık olarak sert cevap vermeyi, bu suretle de halk gazabını söndürmeyi ve memleketin güvenliğinin bozulmasının önüne geçmeyi düşündüm. Müelliflerinin gemiyi azıya aldıkları bu kitaplara cevaplar yazmak için ben de aynı şiddetle bir kitap te’lif ettim. Zira Müslüman kahramanlarının kalplerinde temerküz eden gazab ve öfkeyi dağıtmak için tek yol bu idi.”
Bir kaç satır aşağısında ise şöyle diyor:
“Hristiyan misyonerlerine karşı bütün bunları yapmaya beni iten tek şey, Müslümanları hikmet ve siyasetle avlama, onların kalplerine su serpmek ve vahşileşmiş ruhlarındaki isyan fikrini öldürmek isteyişimdir. İddia ediyor ve diyorum ki, ben Britanya hükümetine karşı Müslümanlardan daha samimi ve fedakarımdır. Zira beni bu hükümete karşı en fazla samimi yapan üç sebep vardır: Birincisi, babamın onun indindeki üstün nüfuzu, ikincisi, bu necip hükümete karşı yaptığım yardımlar ve üçüncüsü ise Allah-u Teala’dan gelen ilhamdır.
Ve Mirza “Şehadet’ül Kur’an” (Kur’an’ın Şahidliği) isimli eserinin ek bölümünde hükümetin nazarını celbedecek bir yazı yazarak şöyle diyor:
“İslamın iki kısma ayrıldığını insanlara defalarca söylemek vazifemdir:Birincisi, Allah’a itaat etmeniz, ikincisi de, güvenlik veren, bizi kanatları altına alan ve zalimlerin ellerinden kurtaran hükümete boyun eğmemizdir. Bu hükümet te Britanya hükümetidir.”
İşte Mirza Gulam Ahmed’in İngiliz hükümetinin bir kaymakamına yağ çektiği metinlerden birisi daha. Ki Mirza bunda, ailesinin Britanya hükümetine karşı olan samimiyetinden; onun, bu hükümete hizmet yolunda yaptığı işlerden bahsetmektedir. Ayrıca Mirza, babasının, Pencap bölgesindeki Lahor idarecisinden ve diğer iki İngiliz hakiminden aldığı mektupları da nakletmektedir. Hatta Mirza, ailesinin diğer büyük fertlerinin bu necip hükümet uğrunda yaptığı büyük hizmetlerden ve fedakarlıklardan da bahsetmişti. Ve ilave ederek şöyle demişti:
“Doğduğum günden şu güne, yani altmış yaşıma kadar gerek kalemim ve gerekse dilimle yaptığım en mühim iş, Müslümanların kalplerini İngiliz hükümetine karşı sevgi, samimiyet, dostluk ve sadakat duyguları beslemeye çağırmak ve onları kalp paklığından uzaklaştıran, samimiyetten mahrum bırakan cihad ve benzeri fikirlerden vazgeçirmek oldu.”
“Ben sadece Hind Müslümanlarının kalplerine Britanya hükümetine karşı itaat ve sevgi duygusu yerleştirmeye çalışmadım. Aksine Arabça, Farsça, Urduca ile birçok kitaplar telif ettim. Bu eserlerimde diğer İslam memleketlerinde oturanlara, İngiliz hükümetinin avucunun ve himayesinin altında elde ettiğimiz güvenlik, saadet, refah ve hürriyetten de bahsettim.”
Sonra kitabına, dostluğunun ve sevgisinin büyüklüğüne delalet eden hizmetlerini gösterir uzun bir liste de koymuş ve demiştir ki:
“Bana küfreden, beni ve Pencap ile sair bölgelerde yayılmış olan cemaatıma zemmeden, her türlü kötülüğü yapmak isteyen binlerce Müslümanın, bunları sadece İngiliz hükümetine şükranlarımı bildiren binlerce eserler bastırıp, onları arab memleketlerine, Şam’a ve diğer yerlere göndermemden dolayı yaptıklarını hükümetin tahkik etmesi ve açıklaması gerekir. Bütün bunlar açık ve sabit şeyler değil midir?Bu necip hükümet bana olan inayetile bizi şereflendirdiği zaman, ben de, buna tanıklık edecek delilleri sunacağım. Bütün bir içtenlik ve güvenle söylüyorum ki, bizim yeni fırkamız hükümete dostluk bakımından birinci sırada yer almaktadır ve o, Britanya hükümeti uğrunda çalışma meyanında samimiyet, sevgi ve dostluk bakımından İslam fırkasından daha ileridedir. Onun kanunlarında bu hükümetin aleyhine tehlike arzeden hiç bir husus yoktur.”
Ve devamla:
“Ben, mukades cihad meselesine inananların azalmasına nisbetle tabilerimin çoğaldığına kesinlikle inanmaktayım. Benim İsa ve Mehdi olduğuma kesin olarak iman etmemek, cihadı inkar etmek demektir.”
Şimdi biraz ara vererek soralım: Bu ibarelerin bir peygamber dili olması mümkün müdür yoksa değil midir? Biz okuyucuların dikkatini şu noktaya celbetmek istiyoruz: Bu mezhebin kurucusunun ilan ettiği; İslama davet, onun esaslarını yaymak ve onu müdafaa etmek hareketinin ötesine gözettiği dava ve hedefler işte bunlardır. Acaba bütün bunlardan sonra “bu hizmet” in, övülmeye, takdir edilmeğe layık bir yönü kalıyor mu? Ve yine bütün bunlardan sonra eğer o, herhangi bir kimseden, özür beyan ederek, bu yapmacık hizmetin hakikatini bilmesini isterse, biz, o kimseden, aşağıda Kadıyanilerin yaptıkları itiraflara bir göz atmasını ve o hususta düşünmesini istiyeceğiz:
Mirza’nın ikinci halifesi beşirüddin Mahmud Ahmed diyor ki:
“Uzun bir zamandan sonra nihayet kütüphanelerin birinde, vaktile basılmış olup, nüshası biten ve nadir eserlerden birisi haline gelen bir kitaba muttali olmamız bir tesadüftür. Bu eserin sahibi Afganistan’da büyük bir vazife ile iştigal eden İtalya’lı bir mühendistir. Yazar kitabında diyor ki: “Kadıyani” misyoner Sahib Zade Abdullatif, Afganistan’da sadece cihadı terketmeye davet ettiği için öldürüldü. Onun bu çağırısı Afgan hükümetinin çıkarına dokunmuştu. Zira o, Abdullatif’in çağırısının Afganlılar arasında hürriyet duygusunun zayıflamasına sebep olacağından ve Afganlıların başına İngiliz idarecilerine geçmesine yol açacağından korkmuştu. Bu güvenilir yazarın sözlerinden anlıyoruz ki, Afgan hükümeti bu Kadıyanliği sadece cihadı terketmeye davet ettiği için öldürtmüştür...”
Agfanistan hariciye bakanı şu aşağıdaki bildiriyi yayınlamıştı:
“İki Kabil’li adam vardı:Molla Abdulhalim Esyani ve Molla Nuri El’il Hanuti. Bu iki adam Kadıyani akidesine kendilerini kaptırarak, reform maskesi altında bu akideyi telkin etmek suretile insanları saptırmaya başladılar. Kısa zamanda davaları mahkemeye naklondu. Ayrıca yanlarında da sair yerlerden gelen mektuplar bulundu. Bu mektuplardan onların Afganistan hükümeti aleyhine karşı propaganda yapmakla emredildiği ve Afganistan’a düşmanlık beslemek şartıyla dışardan beslenen iki faşist oldukları anlaşıldı.”
Kadıyani davetçilerinden birisi de şöyle anlatır:
“Kadıyaniliğe davet etmek için Rusya’ya gitmiştim. Fakat Ahmedilerin çıkarları ile Britanya hükümetinin çıkarları aynı olunca, insanları kendi fırkama davet ettiğim her zaman, Britanya hükümetine hizmet etmeyi de kendime bir vazife addettim.”
Kadıyani halifesini dinleyelim:
“Dünya bizi İngiliz uşakları olarak görüyor. Alman bakanlarından birisi Almanya’da açılacak olan Ahmediye kültür merkezinin açılış töreninde iştirak ettiği vakit hükümeti ona şu soruyu sordu: İngiliz uşakları olan bir topluluğu teşvik edici bu harekete niçin iştirak ettin?”
Ve bir Kadıyani sözcüsü de der ki:
“Biz, Britanya İmparatorluğu ile birlikte İslamın da yayılması için sahayı genişletmek ve Müslüman olmayanlarıMüslüman yapmakla birlikte Mslümanları da yeniden İslam’a sokmak istiyoruz.”
Meşhur Kadıyani mecmuasını takip edelim:
“Vakıa Britanya hükümeti bizim için bir kalkandır. Ve Ahmediyye topluluğu onun himayesi altında ilerlemektedir. Bu kalkanı hafifçe bir tarafa kaydırdığınız zaman başınıza zehirli okların yağmur gibi nasıl yağdığını göreceksiniz. O halde niçin bu hükümete müteşekkir olmayalım. Zira bizim hedeflerimizle onun hedefleri aynıdır. Onun helak olması bizim helak olmamız; ilerlemesi, yükselmesi ise bizim ilerlememiz, yükselmemiz demektir. Bu hükümetin geliştiği her yerde, bize de davetimizi yaymak için yeni bir meydan çıkmaktadır.”
Şu da onlardan:
“Ahmediyye fırsasının Britanya hükümetile olan ilişkisi, diğer toplumlarla olan ilişkisine benzemez. Zira bizim ahvalimizin gerekleri diğerlerininkinden ayrılır. Şunu kabul ediyoruz ki bu hükümet bizim menfaat kapımızdır. Binaenaleyh Britanya hükümetinin ilerlemesi, bizim de ilerlememiz için fırsatlar hazırlamaktadır. Allah göstermesin, onun başına bir şey gelirse, ondan ayrı olarak yaşamamız mümkün değildir.”
Buraya kadar size alakadiril imkan Kadıyaniliğin hakikatından bahsederek, onun gerçek yüzünü göstermeye çalıştık. Şimdi de bu davanın tekamülünü gözler önüne sereceğiz:
1- Aşağı yukarı yarım asırdan fazla bir zamandan beri Müslümanlar Pencap bölgesinde İngiliz idaresi altında sefil bir hayat yaşıyorlardı. Nihayet içlerinden biri çıkarak peygamberlik iddia etti. Tevhid kelimesinin ve Muhammed aşkının tek bir millet ve tek bir topluluk yaptığı bu ümmet için türeyen bu adam, tek olan Allah’a ve Muhammed (s.a.v.) ın risaletine iman etmekte kusur etmemek için insanların sadece müslüman olmalarının yetmeyeceğini; aksine bunun yanında onun peygamberliğine inanmalarının da lazım olduğunu ve ona inanmayan herkesin İslam dairesinden çıkmış bir kafir olacağını söyledi.
2- Bu adam ileri sürdüğü iddialara dayanarak kendisine inananlardan yeni ve müstakil bir ümmet meydana getirdi. Böylece de, akide ve amel yönünden müslümanlar, Hindular ve Hristiyanlar arasında ayrı bir fırka haline geldi... Ve Kadıyaniler sadece akide ve amel yönünden Müslümanlara katılmamakla kalmayıp, iyi ve kötü günlerinde de onlara iştirak etmeyerek aile bağlarını da kesmeye başladılar...
3- Bu yeni ümmetin kurucusu, evveli emirde kesinlikle biliyordu ki, İslam ümmeti onun yarattığı bu tefrikaya ve söz birliğinin bozulmasına sabretmeyecek, sahayı ona bırakmayacaktı. Bu sebeple de o ve hempaları İngiliz hükümetine var güçlerile hizmet etmeye, onlara dostluk ve sevgi tezahüratları göstermeye başladılar. Bu sadece pratik bir siyaset işi değildi.Aksine onlar, çıkarlarının bir ve afir batıl saltanatının ayakları altında olduğunu hissettiler. Bu yüzden de İngiliz istibdadı için onların galibiyetini, intişarını ve yayılmalarını temenni etmeye başladılar. Hem de sadece Hint memleketlerinde değil, aksine diğer İslam memleketlerinde de. Öyle ki batıl inançlarını yaymaya ve zehirlerini etrafa saçmaya muktedir olabilsinlerdi...
4- Ecnebi nüfuzunun gelişmesi sayesinde bu topluluk, Müslümanların onu İslam toplumundan taşra çıkarmak için yirminci yüzyılın ilk yarılarında yaptığı bütün çalışmaları boşa çıkardı. Zaten İngiliz hükümeti de bu yeni topluluğun Müslümanlarla birlikte kalmalarına razı oldu. Hem de onların Müslümanlara karşı savaşmış ve her türlü işte onlara hilaf etmiş olmalarını bilmesine rağmen. Vakı Kadıyaniler bundan iki yönle bir kazanç elde ederken, Müslümanlar da iki yönlü bir zarara düçar kaldılar:
Alimlerin bütün çabalarına rağmen, İngiliz hükümeti, Kadıyanilerin sadece İslam fırkalarından birisi ve İslam toplumunun bir parçası olduğuna Müslümanları ikna etmeye çalışıyordu. Kadıyaniler için en kolayı, fikirlerini Müslümanar arasında yaymak oldu. Mesela herhangi bir Müslüman, Kadıyanilik davasına kendini kaptırdığı zaman İslam toplumundan çıkartılacağından korkmuyor; tekrar ona iltica edince, kabul edilmeyeceğinden kuşkulanmıyordu. Ve o, bu hareketile İslam ümmetinden ve İslam akidelerinden ayrıldığının farkında bile değildi. İşte bu hal Kadıyanilerin Müslüman safları arasında yer almasını kolaylaştırdı. Bu yüzden de sayıları çoğaldı ve Müslümanlara zarar üstüne zarar açtılar. Zira bu topluluk, İslam ümmetinin sırtında bir akreb gibi gezinip, yayılmaya devam ettikçe onlara büsbütün muhalefet etmekten geri kalmıyordu.
Vakıa Kadıyanilik fitnesi Pencap bölgesinde başını kaldırdığı zaman en çok zarar gören bölge yine Pencap bölgesi oldu. Binaenaleyh halkının çoğunluğu Müslüman olması sebebile bu fitneye karşı en fazla kızgın olanların da Müslümanlar olması gayet normaldir...
İngiliz hükümeti nezdinde en büyük mevkiiye nail olan bu fırka, ordu, polis merkezleri, mahkemeler ve diğer hükümet makamlarında aslan payı almayı başardı. Hükümetin Müslümanlara ayırdığı makamları bu fırkanın elde etmesi cidden hayret vericidir. Zira hükümet onu İslam fırkalarından birisi olarak kabul ediyordu. Aynı zamanda hükümet bu mevkiilere sadece Müslümanların nail olduğuna Müslümanları inandırmaya çalışıyordu. Ve aynı şekilde Müslümanlar, ticaret, sanaat ve ziraat sahalarında da bu muameleyle karşılaşıyorlardı...
:: islamirc.net Web Master OmerMuhtar ::
|
|