islamirc.net

Kadiyanİlİk Hakkindakİ Kanatlar

KADIYANİLİK HAKKINDAKİ KANATLAR


1) KADIYANİLİĞE KARŞI MÜSLÜMAN ALİM VE LİDERLERİNİN TAVIRLARI


Vakıa Kadıyanilik fitnesi Hindistan’da, zamanındaki İslam alimlerini ve fikir liderlerini korkuttu. Bu yüzden onlar, kalem ve dillerile ona karşı mücadele ettiler. O fitneye kendini kaptıranlara İslam dairesinden çıkmış nazarile baktılar. Bu, İngiliz idaresi altında iken yapılabilecek en büyük şeydi. Ancak Hindu reisleri Kadiyanilik fikrini desteklediler, korudular ve geliştirdiler. Zira kadiyanilik Hindistan’a kutsilik sıfatı veriyor, Müslümanları Arap Peygamber (s.a.v.) den, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvereden, Ahmed Gulam ve henpalarının kutsiyet elbisesi giydirdiği şehre yani yalancı peygamberin şehri Kadıyan’a çeviriyordu. Size bunu teyid edecek birtakım misaller vereceğim. Mesela:Kadiyanilerden birisi der ki: “Kadıyan şehrindeki beklenen İsa’nın kubbesi olan Beyza minaresini ziyaret eden kimse, Medine’deki Peygamberin mescidine tahsis edilen bereket ve ihsana nail olur. Kadiyana yaptığı büyük haç sırasında kendisini bu bereketlerden mahrum eden adamdan daha kötüsü kimdir?” Mirza Ahmed’in ikinci halifesi de şöyle der: “Kadıyana yapılan hac, beyt-i haramına yapılan haccın bir benzeridir.”

Bir başka Kadiyani de şöyle der:

“Kadıyan şehrini haccetmeksizin Mekke’ye yapılan hac, boş ve sevapsız bir hacdır. Çünkü bugün Mekke’ye yapılan hac hedefine ulaşmamakta ve hacının vazifesini eda etmemektedir.”

Sonra bunlar bir adım daha attılar ve Allah’ın Kabey-i Muazzama ve Mescid-i Aksa gibi mübarek yerler hakkında indirdiği ayetleri Kadıyan şehri için uygulamaya başladılar. Mesela Mirza Gulam Ahmed Allah’ın “Kim oraya girerse emindir.” sözünü te’vil ederken şöyle der: bu ayet Kadıyan şehrinde bina edilen mescidi vasfetmektedir. Ve devamla der ki:

“Allah’ın Kulu Muhammed’i Mescid’i Haram’dan geceleyin çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah ne yücedir.” (İsra: 17/1)

Ayetinde geçen Mescid-i Aksa’dan kasıt, Kadıyan Mescididir. İkinci halifeyi dinleyelim şimdi de:

“Beklenilen Hz. Mesih (İsa) in bizim Mekke veya Medine’de öleceğimize dair ilhamına gelince, deriz ki; bu iki isim şüphesiz Kadıyan şehridir.”

İşte böylece Kadıyaniler bu davalarını, peygamberi, merkezi taraftarları, halifeleri, mukaddesatı, tarihi ve şahsiyetleri olan bir din haline getirmeğe; Kadıyanilerin taraftarlarının ebedi İslam kültürünü İslam kaynaklarını İslam mukaddesatını teşkil ettiğini belirtmeye ve onların İslamın ruhi merkezi olan Mekke ile ilişkilerini kesmeğe başladılar. Hatta bunlar kendi adamlarına “radıyallahu anh”, liderlerine “aleyhisselam”, Mirza’nın ailesine “ümm’ül mü’minin”gibi lakablar takıyorlar ve Mirza’dan Kütüb-ü Sitte’nin senetleri gibi isnatlarla hadis rivayet ediyorladı. İşte bu sebeple Hindu liderleri -mesela vefat eden Hindistan başbakanı Pandit Cevahir Lal-Nihro- Kadıyanilik fikrini benimsiyorlar ve onu bir vatan davasıymış gibi müdafaa ediyorlardı. Aynı şekilde İngiliziler de bu fitneyi destekliyor ve cesaretlendiriyorlardı. Hatta onun tohumunu diken ve eleştirenler de İngilizlerin ta kendileridir. Çünkü Kadiyanilik davası Müslümanların safları arasında ayrılık tohumları saçmak ve onların yakalarını dağıtmak vazifesini görüyordu. Vakıa bu dava sömürücü hedeflerini gerçekleştirmek için en güzel bir silahtı onlar için.Müslümanların, Kadıyanilerin müslüman olmadıklarını ve İslam dairesinden çıktıklarını ilan etmelerine rağmen İngilizler bunlara kulak asmayıp Kadıyanileri müslümanlardan bir gurup olarak kabul etmekte ısrar ettiler. Aslında onlar, bunun ötesinde, bir yandan fikir ve dava yönünden müslümanları parçalayacak bir fırkayı islam ümmeti arasına yerleştirmek; diğer yandan da İngiliz menfaatları için İngiliz idaresinin kuvvetlenmesini sağlamak kastile bu ümmetin varlığını ve bekasını yoketmek istiyorlardı. Ve İngiliz sömürüsü Kadıyanilik meselesini geliştirmeye, fikir ve deha yönünden onu beslemeğe devam etti. Öyle ki, siyasetine karışmak suretile her işine burnunu soktu. Nihayet sömürü bu tehlikeli akımın elinden tuttu, onu cesaretlendirdi ve sonunda da şehir idaresinde ve orduda önemli makamları onlara tahsis etti.

Müslümanlar, İngiliz ihtilali sırasında defalarca Kadıyanilerin kendilerinden ayırılmasını istediler. Ama sesleri dağların eteklerinde ve vadilerin düzlüklerinde yankı yapmaktan başka bir işe yaramadı.İslam ümmetinin Kadiyanilerden ayrılma isteğini destekleyenlerin başında gelen İslam mütefekkiri Dr. Muhammed İkbal, İslamı bu tehlikeden korumak istedi. Kadıyanilerin tuzaklarını daha boşanmadan bertaraf etti. Sağlam ve temiz dini etrafını saran pisliklerden ve hurafelerden temizledi. Gazetelerde neşerttiği sayısız açıklamalar ve makalelerde bu tehlikeli akıma karşı İslamın durumunu ve Kadıyanilerin sırlarını açıkladı. Onların esas hizmetlerinin gayesinin Britanya sömürüsünü desteklemek ve onun kuyruğunu havada tutmak olduğunu delillerle gösterdi. Mesela makalelerinin birinde der ki:

“İslam ümmeti arasındaki her taife varlığını, yeni bir nübüvvet iddia etmek ve zorlamadan ibaret bu nübüvveti tasdik etmeyen bütün Müslümanların bunlara, İslam birliği aleyhine ciddi bir tehlike gözüyle bakmaları gerekir. Çünkü onun birliği, karşılıklı dayanışması, yardımlaşması sadece nübüvvetin son bulduğu inancına dayanır.”

“Bu sabit durumu ciddiyet ve inayetle açıklaması, millet birliğini korumak için bütün ehemmiyetle üzerine eğildikleri bu mesele hususunda Müslümanların duygularını kabartmaya çalışması hükümetin bir vazifesidir.”

“Hint idarecileri için en hayırlısı, (ki o zaman idareciler İngilizdiler) Kadıyanileri Müslümanlanlardan ayrı bir ümmet olarak itibara almalarıdır. Hem bu ayrılış kadıyanilerin durumları da uygundur. Bundan sonra Müslümanların onlara tahammül etmeleri mümkündür. Tıpkı diğer dinlerin varlığına tahammül ettikleri gibi.”

Dr. Muhammed İkbal o zamanların en büyük gazetesi olan “Statesman” (Sözcü) gazetesine gönderdiği bir mektupda bu meseleyi ele alarak şöyle demişti:

“Kadıyanilik, Peygamber (s.a.v.) in nübüvvetine karşılık, yeni bir taifenin kurulmasını hedef edinen kuvvetli bir örgüttür. Bundan dolayı da Kadıyaniler, dini ve sosyal hususlarda Müslümanlardan tam olarak ayrılmayı tercih etmektedirler.”

“Muhammed (s.a.v.) in peygamberlerin sonuncusu olduğu hakkındaki inancımız, İslam dini ile, tevhid akidesi ve Peygamber (s.a.v.) in nübüvveti hakkında Müslümanlara iştirak eden diğer dinler arasındaki ayrılık sınırını bütün inceliğiyle çizer. Fakat Hindistan’da “Kebir Namüssemc”, vahyin devam etiğini ve nübüvvetin eksilmediğini söylemektedir. İşte bu sınırla insan diğer dinler veya grubların İslamla bir mi yoksa ayrı mı olduğuna hüküm verebilir. Tarihte hiçbir İslam taifesinin bu sınırı aştığını bilmiyorum. İran’daki Behailiğini, peygamberliğin son bulduğunu inkar ettiği doğrudur. Ama o, kendisinin müstakil bir taife olduğunu bütün açıklıkla ilan etmiştir. Ve İslam ıstılahına göre de Müslüman değildir. Biz İslamın Allah tarafından vahyedilmiş bir din olduğuna inanıyoruz. Fakat İslamın bir ümmet veya topluluk olarak kalması Muhammed (s.a.v.) in şahsiyeti üzerine kaimdir. O halde Kadıyanilik için şu ikisinden birisini seçmekten başka çıkar yol yoktur:

a) Ya Bahailer gibi Müslümanlardan ayrılsın.

b) Ya da İslamdaki “nübüvvetin son bulma”akidesi aleyhinde uydurma yorumlar yapmaktan vazgeçsin.

Kadıyanilerin İslamın siyasi esaslarından nefret etmelerini, kendilerine yeni bir lakab (yani Ahmediler) edinmelerini, Müslüman imamların arkasında namaza katılmamalarını ve her türlü hallerinde Müslümanlarla sosyal münasebetlerini kesmelerini de buna ilave edebilirsin. Hatta sair İslam aleminin kafir olduklarını ilan etmeleri bundan daha da kötüdür. Bütün bunlar da açıkça gösterir ki Kadıyaniler Müslümanlardan tamamen ayrılmış bir kavimdir.”

“Kadıyanilik, Muhammed (s.a.v.) in ümmetinden Hintli peygambere inanan yeni bir ümmet meydana getirmek istemektedir.” Doktor devamla onun Hindistan’da İslami sosyal hayat için, yahudiliğe ateş püsküren yahudi feylesof İsfenohara’nın akidelerinden daha tehlikeli olduğunu söylemektedir.

Dr. Muhammed İkbal’in bu fitnenin başını ezmek için sarfettiği gayretlerden birisi de kadıyanilerden hiçbirisini islami cemiyetlere almamalarını Müslümanlardan istemesidir. Bu mücadelesine Lahor’da kurduğu “İslamı Koruma” cemiyetile başladı. Sonra cemiyetin reisi oldu. Fakat Kadiyanilerin de cemiyete katılmaları yüzünden başkanlıktan ayrıldıysa da üç ay mevkiisinde kaldı. Bu müddet zarfında cemiyette Kadıyaniliğe özenen hiç bir kimse bırakmadı.

Hulasa Dr. Muhammed İkbal bu fitneyi kökünden kurutmak için yedi başlı bir ejder kesildi!..

Kadıyaniler, İngiliz sömürüsünden yardım alarak, Peygamber (s.a.v.) in şerefi ile oynadıkları zaman, Kadıyanilerle Müslümanlar arasında bir polemik savaşı ve çatışma başladı. Liderleri ve hempaları İslamdan ayrılmayanlara karşı İslama ve peygamber (s.a.v.) e saldırıya başladılar. Bu yüzden de çeşitli içtimai meseleler ortaya çıktı. Bilhassa şahsi durumlar hakkında. Şikayetler mahkemeye aksettirildi. Böylece Kadıyanilik davası İslam ve Müslümanlar yanında bir mesele halini aldı. Mesela şu adam Müslümanlardan birinin kızıyla evlenip, sonra da onun Kadıyani olduğu veya Kadıyaniliğe geçtiği kız tarafından öğrenilince, kız onun karısı olarak kalmaya razı olmuyordu. Bu durumda mahkemelere birçok şikayetler yapıldı. Mahkemeler de Kadıyanileri Müslümanlardan ayrı kabul ederek onlarla Müslümanlar arasındaki evliliklerin batıl olduğuna dair hüküm çıkarttı. Bu kararlar içerisinde en önemlisi gibi gözükeni 1935 senesinde hakim Muhammed Ekber Han tarafından “Bilhavil Nacar” şehrinin mahkemesinde alınan karardır. Bu kararda şöyle deniliyordu:

“Davacı bayan Gulam Aişe, -ki Kadıyani olan kocası Abdurrezzak’la evlilik ilişkisinin kesilmesi için mahkemeye müracaat etmiştir.- Kat’i delillerle peygamber (s.a.v.) in gönderilişiyle nübüvvet silsilesinin sonra erdiğini ispat etmiştir. Sanık Abdurrezzak’ın İslam akideleri aleyhine yaptığı yorumlar ve ayıklamalar, tarih boyunca İslam ümmetinin ikrar ettiği ve anladığı açıklamalarla tamamen çelişmektedir. Bu sebeple sanık Abddurrezzak’ın Müslümanlardan alarak itibara alınması mümkün değildir. Bilakis o İslamdan irtidat etmiştir. Binaenaleyh mürted bir kimsenin Müslüman bir kadınla olan nikahı şahsi hallerde kaldırılmış (mülgü) kabul edilir. Sanığın zevcesinin, irtidat ettiği günden bu yana artık onun karısı olmadığına karar veriyoruz. Şu mahkemenin verdiği hakları kocasından istemesi kadının hakkıdır.”

Zaten Müslümanlar Hint savaşlarından dolayı hala Kadıyanilik için düşmanlık ve kin beslemektedirler. İslamın fikir liderleri de bu hususta onları kışkırtmaktadır. Ancak onların bu duyguları, evvelce zikrettiğimiz sebeplerden dolayı İngiliz ihtilali süresince umumi ızdıraplar ve üzüntüler yaratmamıştır. Fakta Hindistan ikiye ayrılıp, Pakistan hükümeti ayrı bir devlet olarak kurulduğu, müslümanlar, hükümetlerinin başına, derhal azlettikleri Kadıyanilere karşılık istedikleri kimseleri getirdiği, Kadıyanilerin İslam toplumu içindeki hareketlerine bir ölçü koyduğu ve devletin gelecekteki istikrarını temin etmek maksadıyla onları akalliyet haline getirdiği zaman, yine de Müslümanların şefkat ve himaye kanatları Kadıyanilere karşı gerildi; onlara geniş araziler verdiler, hükümet dairelerinde koltuklar ayırdılar. Böylece balık baştan bozuldu!..

Durum ciddileşip iş tehlikeli hale gelince, İslam liderleri ve bütün İslami mezhepleri temsil eden İslami cemiyet başkanları Pakistan’ın Kürateşi şehrinde 1953 ocağında bir kongre yaptılar. Bu kongrede ortadaki nazik durumu münakaşa ettiler ve Kadıyaniliği inceleyerek, onun nasıl tedavi edilebileceği hakkında fikirler ileriye sürdüler. Bir yönden İslami düsturlar için teklifler yaptılar, diğer yandan da hükümetten, Kadiyanileri, diğer İslam memleketlerinde olduğu gibi, sağa sola dağıtarak akalliyet haline getirmesini, nüfusları ölçüsünde bakanlar kurulunda bazı sandalyeleri onlara tahsis etmesini istediler. Bütün toplantıdaki aldıkları kararlarda sadece İslam akidelerine ve onun temel esaslarına taalluk eden meseleler hakkında söz birliğine varamadılar. Aksine topluca, Kadiyanilerin, İslam dairesinden çıktıklarını ve Muhammed (binlerce selam olsun ona) (s.a.v.)in nübüvvetine karşı geldiklerini te’yid ettiler.

Ancak, iş sanıldığı gibi kolay olmadı. Çünkü Kadıyaniler, evvelce de söylediğimiz gibi, İngiliz ihtilalinden beri önemli mevkiileri ellerine geçirmişlerdi. Hatta Pakistan devleti kurulduğu zaman bile ordu ve idare gibi önemli mevkiiler ellerinde bulunuyordu. Bunlar, toplumda tesiri görülen vazifeleri evvelki durumlarını korumak ve nüfuslarını genişletmek maksadile iyi yapıyorlardı. Mesela açık bir misal verecek olursak, Zaferullah Han’ın Dışişleri Bakanlığına atanmasını gösterebiliriz. Malumdur ki Zaferullah sadece Kadıyaniliğin liderlerinden ve onun gayretkeş davetcilerinden değildi. Aksine İngiliz dostluğunun en ileri gelen simalarından hatta onların yaratıcılarındandı. Devlette Dışişleri Bakanlığını temsil eden bu adam, çoğunluk halkın kafir olduğuna ve onların İslamdan çıktıklarına inanıyordu. Zaferullah Han diğer devletlerdeki hariciye erkanını, elçilikleri ve ateşeleri kendi hempara ile iyice kuvvetlendirdi. Onları Müslüman vazifelilere tasallut etmekte serbest bıraktı. Onlar da istedikleri gibi onların mevkilerini ellerinden almaya, onlara hükmetmeye başladılar. Zeferullah Han, Pakistan’daki otoritesi sayesinde, Birleşmiş Milletler Kürsüsünde arapları desteklemek suretile İslam memleketlerinde de Kadıyanilik nüfuzunu genişletti. Bu yüzden Müslümanlara kötü davrandı ve sabırlarını taşırdı. Nihayet zaten gerilmiş olan ok yaydan fırladı ve 1953 yılında memlekette Zaferullah Han’ın Dışişleri Bakanlığından alınmasını ve Kadiyanilerin memlekette azınlık hale getirilmesini isteyen şiddetli bir hareket başladı. Bu hareket, bu memleketin uzun bir zamandan beri bir benzerine bile şahit olmadığı bir millet hareketiydi,

Bu sırada Mükfehirüşşaik mecmuası “Kadıyanilik Meselesi” başlığıyla ilk makaleyi yayınladı. Bu makalenin yazılmasından maksat, Müslüman am tabakasının ve alimlerinin isteğinin doğruluğuna, maksatlarının, menfaatperest ve tahribcilere fırsat vermemeleri, kanunun tanıdığı hakka dayanarak istediklerini yaptırmak hususunda hükmeti zorlamaları için Müslüman topluluğuna nasihat vermek olduğuna hükümeti ikna etmekti. Aşağıda okuyucunun da müşahede edeceği gibi bu istek ilmi bir metodla sunulmuştu.

Fakat zamanın kahpeliğine bakın ki, hükümet bu şikayetlere kulak asacağı, meseleyi hikmet ve düşünce ile halledeceği yerde, kendi bildiğini okumakta devam etti. Yapılan istekleri reddetti. Hareket mıntıkalarında sıkı yönetim ilan etti. Bu emre karşı gelenleri zincirlere vurdurdu, ateşe attırdı. Ordunun idare ettiğini sıkı yönetim üç ay kadar devam etti. Bu esnada yüzlerce Müslüman, asker ve polislerin kurşunlarile can verdi. Binlerce alim ve halkın ileri gelenleri zincire vurulup, zindana atıldı.

Bu ızdırapların sona ermesinden ve sıkı yönetimin kaldırılmasından sonra bu olayın meydana geliş sebeplerini incelemek için bir hukuk mahkemesi teşkil etti. Mahkeme ise, bu meseleyle ilişkisi olan dini ve siyasi partilere birtakım sorular tevcih etmekle başladı işe. Hepsi de bu mevzudaki fikirlerini açıkladılar. Bana bu meyanda birtakım sorular geldi. Ben ilerde de okuyacağınız gibi onlara üç şekilde cevap verdim.”

Aynı mecmuayla “Peygamberliğin Son Bulduğuna İnanmak” başlığı altında bir başka, makale daha verdim. Bu makale Ahzab suresi için yaptığım tefsirin bir kısmı idi.

“Muhammed sizden herhangi birinizin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir.”

Ayetini açıklarken İslam şeriatının kaykanlarının ışığı altında nübüvvetin son bulma meselesini izah ettim. Kur’an, sünnet ve icma-i ümmetten faydalandım. Peygamberliğin sona ermesini inkar edelerin öne sürdükleri bütün delilleri ele alarak inceledim ve münakaşa ettim. Ve onlara akl-ı selim sahibi olan herkesin ikna olabileceği bir şekilde cevaplar verdim. İsa ve Mehdi meselesinde insanların zihinlerini çelen bazı şüpheleri ortadan kaldırmak için Meryem oğlu İsa’nın inişi ve Mehdi’nin zuhuru meselesini ele aldım. Tabii Kadıyanilerin sığındıkları ve hempalarının silah olarak kullandıkları yanlış açıklamaları bertarf etmeyi de ihmal etmedim.

Kadıyaniliğin yeryüzünün çeşitli memleketlerinde merkezleri ve davetçileri vardır. Bilhassa bazı Afrika ülkelerinde ve özellikle Avrupa’da Britanya idaresi altında bulunan memleketlerde. Yeryüzündeki merkezlerinin sayısı, kendilerinin yaptığı gibi açıklamaya göre otuzbire yaklaşmaktadır. Hatta İsrail’de bile bir merkezlerin bulunması işin en garib tarafıdır. Suriyeli İslam alimi Muhammed Hayyr’ul Kadiri’nin İsrail’deki Kadıyani merkezi hakkında yaptığı açıklamalardan bazı iktibaslar yaparak okuyucuya sunuyoruz:

“Kadıyaniler yeni dinlerini Arab memleketlerinde de yaymak istediler ve misyon teşkilatlarını kurmak için en müsait bir yer aradılar. Neticede en iyisi olarak Hayfa şehrini buldular. Bunun sebebi ise, sancağının gölgesi altında güvenlik ve istikrar buldukları İngiliz’lerin yardımını sağlamak idi. Böylece Hayfa’da misyon teşkilatlarını kurdular. Oradan davetçilerini Arab devletlerine gönderebiliyorlardı. İnglizler’in Hayfa’dan çekilmesinden sonra Kadıyaniler İsrail sancağı altında da güven ve istikrar buldular. Hala da merkezleri Hayfa şehrindedir. Oradan Filistin’e giriyorlar ve arab devletlerine geçebiliyorlar.

“Bütün Arap devletleri İsraille olan ilişkilerini kesip, ondan ayrıldığı zaman bile Kadıyaniler onlarla sıkı temaslarda bulundular, dostluk tezahüratları gösterdiler. Ve Kadıyaniler Filistin’e güvenlik içinde girip çıkmaktadırlar.

“Kadıyanilerin önce İngilizlerle sonra da İsraillilerle dostluk münasebetleri kurmaları onların Müslümanlardan ayrı olduklarına kesinlikle delalet eder. Biz Arab ve İslam devletlerinden, bilhasa Arap aleminden ve İsrailden, İsrail’deki mekteplerini kapatmak suretile Kadıyanileri korkutmalarını; onlara İsrailde yollar açan Avrupa şirketlerine ve fabrikalarına iyi bir ders olsun diye bütün Kadıyanileri Arab memleketlerinden sürmelerini ve oralara girmekten menetmelerini istiyoruz.”

Bizzat Kadıyani kaynakları şöyle diyor:

“Ahmediyye misyoner teşkilatı, Hayfa’daki Kermel dağına düşer... Orada bir mescidimiz, misyoner binamız, umumi bir okul, kitap alış verişi için bir dükkanımız ve bir medresemiz vardır. Teşkilatımız “Müjde” isminde aylık bir mecmua çıkartır. Bu mecmua başka memleketlerde de o memleketlerin diliyle yayınlatılmaktadır. Vakıa bu teşkilat, beklenilen İsa’ın derslerinden bir çoğunu Arabçaya nakletmiştir.”

“Ahmediyye misyoner teşkilatı, Filistin’in taksimi sebebile çeşitli yerlerde tepkilerle karşılandı. Filistinde kalan Müslümanlar, her fırsatta hizmet için çırpınan müessesemizden faydalanırlar, ondan hidayet alırlar. Bundan bir müddet önce misyon başkanımız Hayfa belediye reisini karşıladı ve onunla çeşitli meseleleri görüştü. Ve belediye reisi, fırkamıza katılması pek önemli olan kimselerin oturduğu Kebabir dağının yakınlarında bir medresenin daha inşa edileceğini müessesemize vadetti. Ayrıca Kebabir dağında misyonerimizi karşılayacağını da vaadetti ve bu vaadini yerine getirdi. Onlar bizi dört önemli şahısla karşıladı. Bizde onları misyon adamlarımız ve medrese talebeler ile karşıladık. Burada tarihi bir görüşme yaptılar. Dönüşlerinde, onların intibalarını ziyaretçilerin defterine kaydettiler.”

“Burada, İsraildeki misyoner teşkilatımızın önemini belirten basit bir hadise oldu. Şöyle ki: misyonerimiz Muhammed Şerif Pakistan’daki Ahmediyye merkezine dönmek istediği zaman, İsrail başbakanı ona bir mektup göndererek Pakistan’a gitmeden evvel kendisini ziyaret etmesini istedi. Muhammed Şerif bu ziyareti kabul etti ve başbakana, hayretle kabul ettiği Kur’an-ı Kerim’in Almanca tercümesinden bir nüsha sundu. Bu karşılıkla mukabele hareketinden İsrail gazeteleri geniş manşetler atarak bahsettiler ve hatta İsrail radyosu dahi bu haberi anons etti.”

Okuyucu bu iktibaslardan şunu anlamalıdır ki, Kadıyaniler, İsrail idaresi altında basit ve aşağı bir hayat yaşamakta olan Filistinli Arablar arasında fikirlerini yayarken, normal durumlarını koruyorlar, siyonizmin kuvvetinden faydalanıyorlar ve idarede bulunan hükümeti kışkırtıp Arablara eziyet etmek suretile de hedeflerine ulaşıyorlar... Yani beklenilen İsa’nın sözlerine uyarak onları cihad fikrinden vazgeçmeye ikna etmek istiyorlar.

Bu yazdıklarımız, bu hareketin, yaptığı çalışmaların, kurduğu tuzakların, meydana getirdiği örgütlerin ve saçtığı zararların ancak çok azıdır. Burada dikkatinizi çekmek istediğimiz önemli bir husus daha var:Kadıyaniliğin davetçileri Müslümanlar arasında fikirlerini ve davetlerini yayarlarken, kendilerine İslam davetçileri süsü vermekte ve vazifelerinin sadece reform ve yenileme olduğunu söylemekteydiler. Sırf Müslümanlar tuzağa düşürülmek istendiklerini anlamasınlar diye. Sonra fikirlerine inanan kimselerin çıktığını ve onların iddia ettikleri şeylere ikna olduklarını gördükleri zaman, sahte elbiselerin altından çıkarak koydukları esasları kabul etmenin zaruri olduğunu söylüyorlardı. Fakat aldananlar içinde işin gerçeğini anlayanlar pek azdır. Çoğunluk onların tuzaklarına düşmüş, bu sebeple de hem dünyalarını hem de ahiretlerini kaybetmişlerdir. İşte apaçık hüsran budur!!!...

Hamd alemlerin Rabbı Allah’a...

:: islamirc.net Web Master OmerMuhtar ::



islamirc.net
http://www.islamirc.net

Kadıyanilik Kitabı adresi:
http://www.islamirc.net/modules.php?name=mevdudi_kadiyanilik&op=preview&id=37